BİR CAMİDE MÜEZZA TEKMELENİRKEN…
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir camide Müezza tekmelenirken, insanlar izliyor. Bu cümle, yalnızca bir kedinin uğradığı şiddeti anlatan basit bir serzeniş değildir. Çünkü mesele, bir hayvanın tekmelenmesinden çok daha derindir. Mesele, merhametin hangi eşiği geçtiğinde anlamını yitirdiğidir. Mesele, mukaddes bildiğimiz mekânların duvarları arasında yaşanan bir hadisenin, vicdanlarımızın duvarlarına çarpıp neden geri döndüğüdür.
Müezzâ, halk arasında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (sav) kedisi olarak anlatılan isimdir. Bu anlatının tarihî rivayetlerdeki kesinliği ayrıca tartışılabilir. Ancak Müezza ismi, asırlardır İslam medeniyetinin ve halk hafızasının içinde yalnızca bir hayvanın adı olarak değil; merhametin, şefkatin ve yaratılmış olan her canlıya duyulan hürmetin sembollerinden biri olarak yaşamaktadır. İşte bu sebeple meseleye yalnızca “bir kedi tekmelendi” diye bakmak, yaşanan hadisenin taşıdığı sembolik ve vicdanî ağırlığı görmezden gelmektir.
Bir camide… İnsanların secdeye vardığı, rahmeti ve merhameti hatırladığı, insanın yalnızca insana değil, yaratılmış her canlıya karşı sorumluluğunu yeniden düşündüğü bir mekânda bir canlının tekmelenmesi, sıradanlaştırılabilecek bir görüntü değildir. Çünkü orada atılan tekme, yalnızca savunmasız bir hayvanın bedenine yönelmiş değildir; insanın kendi vicdanına, inandığını söylediği değerlere ve temsil ettiğini iddia ettiği medeniyet anlayışına da yönelmiştir.
Merhamet, yalnızca güçlü olana gösterildiğinde bir erdem değildir. Asıl merhamet, sizden daha güçsüz olana karşı nasıl davrandığınızda ortaya çıkar. Kendini savunamayan, konuşamayan ve hakkını mahkemelerde arayamayan bir canlıya karşı sergilediğiniz tavır, insanlığınız hakkında bütün nutuklardan daha fazla şey söyler. Bugün bir kediyi tekmeleyen zihniyetin eylemini “küçük bir olay” olarak görenler, şiddetin nasıl başladığını ve nasıl normalleştiğini anlamıyor demektir. Şiddetin küçüğü olmaz. Vicdansızlığın mekânı olmaz. Merhametsizliğin mazereti olmaz.
Bugün bir kediyi tekmeleyen kişinin yarın hangi sınırı aşacağını kimse bilemez. Çünkü şiddet, karşısında kararlı bir hukuk ve toplumsal tepki bulmadığında yalnızca tekrar etmez; cesaret kazanır. Asıl tehlike, kötülüğün varlığı değil, kötülüğe alışılmasıdır. İnsanlar görür, kameralar kaydeder, sosyal medya birkaç gün boyunca konuşur, öfke yükselir ve ardından başka bir gündem gelir. Fakat geriye her defasında aynı soru kalır: Bu ülkede savunmasız bir canın hakkını gerçekten kim koruyacak?
Hayvanlara yönelik şiddet konusunda toplumun vicdanı ile uygulamadaki caydırıcılık arasındaki mesafe her geçen gün daha fazla hissedilmektedir. İnsanlar artık yalnızca üzüntü ifadeleri duymak istemiyor. Açıklama yapılmasını elbette önemsiyor; ancak açıklamadan sonra ne olduğunu da görmek istiyor. Çünkü merhamet, kameraların karşısında söylenen güzel sözlerden ibaret değildir. Merhamet, gücünüz varken gösterdiğiniz adalettir. Devletin görevi de yalnızca meydana gelmiş bir olayı kayda geçirmek değil, benzer olayların tekrarını önleyecek caydırıcılığı ortaya koymaktır.
Bir camide yaşanan böyle bir hadisenin ağırlığı ise daha farklıdır. Camiler yalnızca duvarlardan ve kubbelerden ibaret mekânlar değildir. İnsanların kendilerini terbiye etmeye, nefislerini sorgulamaya ve hayatlarını daha iyi bir ahlak üzerine kurmaya geldikleri yerlerdir. Eğer insan, ibadet ettiği mekânda ya da ibadet anlayışının hemen yanı başında savunmasız bir canlıya yönelen şiddeti görmüyor veya görüp de bunu önemsiz sayıyorsa, burada hepimizin kendimize sorması gereken daha büyük bir soru vardır: Biz neyi eksik anlatıyor, neyi eksik öğreniyor ve merhameti hayatımızın hangi köşesinde unutuyoruz?
İslam medeniyetinin merhamet anlayışı, yalnızca insanın insanla olan ilişkisini düzenleyen dar bir ahlak anlayışı değildir. Yaratılmış olana karşı sorumluluk duymayı, güçsüzü korumayı ve canlıya eziyet etmemeyi esas alan geniş bir vicdan tasavvuruna dayanır. Bu nedenle hayvana yönelik şiddeti yalnızca “bir hayvan olayı” olarak tanımlamak, meseleyi küçültmektir. Bu, bir vicdan meselesidir. Bir ahlak meselesidir. Bir medeniyet meselesidir. Aynı zamanda kamu düzenini ve toplumsal güven duygusunu ilgilendiren ciddi bir meseledir.
Çünkü şiddetin cezasız kaldığı veya yeterince caydırıcı bir karşılık bulmadığı toplumlarda yalnızca hayvanlar zarar görmez. İnsanların hukuka ve adalete olan inancı da zarar görür. İnsanlar, devletin yalnızca güçlülerin veya kendisini ifade edebilenlerin değil, kendisini savunamayan canlıların da güvenliğini sağlayacak bir hukuk düzeni kurmasını bekler. Devletin gücü, yalnızca suç işlendikten sonra failin bulunmasında değil, suç işlemeyi göze alan kişiye bunun ciddi bir karşılığı olacağını önceden hissettirebilmesinde ortaya çıkar.
Bugün ihtiyacımız olan şey, hayvanlara yönelik şiddet görüntülerini sosyal medyada birkaç gün tartışıp sonra unutmak değildir. İhtiyacımız olan şey; açık, tutarlı ve gerçekten caydırıcı bir mücadeledir. Çünkü bazı insanlar vicdandan anlamaz, bazıları nasihatten etkilenmez, bazıları toplumsal tepkiden dahi geri adım atmaz. Hukukun varlık sebebi de tam olarak burada ortaya çıkar. Hukuk, yalnızca iyi insanların zaten yapmayacağı davranışları yasaklamak için değil, kötülüğün karşılıksız kalmayacağını göstermek için vardır.
Fakat hukuk kadar önemli olan bir başka mesele daha vardır: Yetki sahibi olanların tavrı. Toplum, böyle bir olay yaşandığında doğal olarak yöneticilerine ve sorumlu makamlara bakar. “Ne söyleyecekler?” diye sorar. “Ne yapacaklar?” diye bekler. Çünkü bazen hiçbir şey, söylenmeyen söz kadar dikkat çekici değildir. Bazen sessizlik, toplumun vicdanında yapılan en güçlü açıklamadan daha büyük bir soru işareti bırakır.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru açıktır: Bir camide Müezza tekmelenirken, insanlar gerçekten neyi izliyor? Toplumun vicdanındaki öfkeyi mi? Savunmasız bir canlının çaresizliğini mi? Yoksa birkaç gün sonra unutulacağı düşünülen sıradan bir görüntüyü mü? Bu soruların cevabı yalnızca yapılacak bir açıklamada değildir. Gerçek cevap, atılacak adımlarda saklıdır.
Toplum artık yalnızca konuşulmasını istemiyor. Sonuç görmek istiyor. Caydırıcılık görmek istiyor. Bir daha hiçbir hayvanın sokakta, parkta, evde veya insanın maneviyatını temsil eden bir mekânda şiddetin hedefi hâline gelmemesini sağlayacak ciddi ve kararlı bir irade görmek istiyor. Çünkü Müezza burada yalnızca bir isim değildir. Bugün Müezza, tekmelenen her kedidir. Aç bırakılan her hayvandır. İşkence gören, öldürülen ve kendisini insan karşısında savunamayan her candır.
Ve belki de Müezza, aslında bizim vicdanımızın adıdır. Bir toplumun medeniyet seviyesi, en güçlü insanlarına gösterdiği saygıyla değil; en savunmasız olanlara gösterdiği merhametle ölçülür. Çocuklara, yaşlılara, engellilere ve kendisini savunamayan canlılara karşı sergilenen tavır, toplumların gerçek karakterini ortaya koyar. Eğer bir canlı, insanın bulunduğu yerde kendisini güvende hissedemiyorsa, dönüp önce insanlığımızı sorgulamamız gerekir.
Bugün bir camide Müezza tekmeleniyorsa mesele yalnızca o tekmeyi atan kişi değildir. Mesele, o tekmenin ardından ne olduğudur. Kim hesap sordu? Kim sorumluluk aldı? Kim bunun tekrar yaşanmaması için harekete geçti? Kim gerçekten caydırıcı bir irade ortaya koydu? Çünkü kötülük çoğu zaman tek başına büyümez. Sessizlik onu büyütür. İlgisizlik onu cesaretlendirir. Cezasızlık ise onu çoğaltır.
Ve bir gün gelir, insanlar kötülüğün kendisine değil, kötülüğün sıradanlaşmasına alışır. İşte o gün asıl kaybeden, tekmelenen Müezza değildir. Asıl kaybeden, vicdanını kaybeden toplumdur.
Bir camide Müezza tekmelenirken, insanlar izliyor. Ve biz hâlâ soruyoruz: Bu ülkede savunmasız bir canın kıymetini anlamak için daha ne olması gerekiyor?