PİRO DÖNDÜ, CHP KENDİ EVİNE Mİ DÖNÜYOR?

PİRO DÖNDÜ, CHP KENDİ EVİNE Mİ DÖNÜYOR?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 3, 2026 - 14:50

CHP’de son dönemde yaşananları yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasında yaşanan bir genel başkanlık kavgası olarak okumak bana göre büyük bir hata olur. Yaşananlar artık bir koltuk meselesini çoktan aşmış durumda. Asıl tartışma şu, CHP kimin partisi olacak, hangi kodlarla yoluna devam edecek ve yüz yılı aşan siyasi hafızasında son birkaç yılı nereye koyacak?

Kurultayla başlayan, ardından mahkeme salonlarına taşınan süreç sonunda Kemal Kılıçdaroğlu yeniden partinin başına geçti. Hukuki tartışmanın kendi seyri devam ediyor ancak siyasette çok daha başka bir hesaplaşma yaşanıyor. Özgür Özel ve beraberindeki isimler CHP’den ayrılarak yeni bir siyasi yol tercih etti. Bu yeni yapının arkasındaki ilişkiler, finansman kaynakları, Ekrem İmamoğlu’nun etkisi ve çeşitli çevrelerle kurulduğu ileri sürülen bağlantılar konusunda da son derece ağır iddialar ortaya atıldı. Fakat ortada inkâr edilemeyecek bir gerçek var Daha birkaç yıl önce aynı kürsülerde yan yana duran insanlar artık birbirleri hakkında son derece ağır cümleler kuruyor.

İşin ilginç tarafı Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik tavırdaki büyük değişim.

Bir dönem ona “Piro” diyenler vardı. “Dede” diye seslenenler vardı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde fotoğrafını profil resmi yapanlar, meydan meydan dolaşanlar, Kılıçdaroğlu’nu eleştiren herkesi neredeyse CHP düşmanı ilan edenler vardı. Sonra aynı Kılıçdaroğlu bir anda kötü adam ilan edildi.

“Sokağa çıkamaz” denildi. “İnsanların yüzüne bakamaz” denildi. “Uçağa binemez” denildi. “İzmir’e gidemez, İzmir bizim kalemiz” denildi.

Kılıçdaroğlu çıktı.

Uçağa da bindi. İzmir’e de gitti. Üstelik yalnızca bir salon toplantısına katılıp dönmedi. İzmir sokaklarında yürüdü, vatandaşlarla görüştü ve kendisine ciddi bir sevgi gösterisi yapıldı.

Şimdi burada ölçüyü kaçırmamak gerekir. Bir siyasetçinin bir şehirde kalabalık tarafından karşılanması seçim kazanacağı anlamına gelmez. Ama siyasette psikoloji diye bir gerçek vardır. Daha birkaç ay önce “CHP tabanı artık onu görmek bile istemiyor” denilen bir siyasetçinin CHP’nin en güçlü olduğu şehirlerden birinde rahatlıkla dolaşabilmesi, partililer tarafından karşılanması ve yeniden “Piro” diye sahiplenilmeye başlanması küçümsenecek bir gelişme değildir.

Asıl değişim de burada yaşanıyor. CHP’nin ilk karıştığı günlerde gerçekten ciddi bir tarafsız kesim vardı. Özgür Özel’e de Kılıçdaroğlu’na da mesafeli duran, meseleyi bir hukuk ve demokrasi tartışması olarak gören önemli bir seçmen kitlesi bulunuyordu. Fakat süreç uzadıkça o tarafsızların bir bölümünde başka bir refleks ortaya çıkmaya başladı:

“Partimize sahip çıkalım.” Belki de bugün CHP’de yaşanan en önemli değişiklik budur. Çünkü insanlara bir noktadan sonra şu soru sorulmaya başlandı.

Biz bir kişiye mi sahip çıkacağız, CHP’ye mi?

Ekrem İmamoğlu mu CHP için vardı, yoksa CHP mi Ekrem İmamoğlu için vardı? Özgür Özel mi CHP’yi taşıyordu, yoksa CHP’nin yüz yıllık mirası mı Özgür Özel’i taşıyordu?

Bu sorular çoğaldıkça Kılıçdaroğlu’nun son dönemlerde ısrarla dile getirdiği “partiyi temizleme”, “kuruluş kodlarına dönme”, “siyaseti kişisel zenginleşmenin aracı olmaktan çıkarma” sözleri de başka türlü okunmaya başladı.

İşte tam bu noktada Kemal Kılıçdaroğlu’nu uzun yıllardır yakından tanıyan bazı insanların son günlerde dost sohbetlerinde anlattığı, kamuoyunun belki de hiç bilmediği küçük hatıraları aktarmak istiyorum.

Bunlar büyük siyasi hikâyeler değil. Belki tam tersine, çok küçük hikâyeler.

Ama bazen bir insanı milyonların izlediği miting meydanından çok, kimsenin olmadığı bir evin garajında verdiği tepki anlatır.

Kemal Bey’in ilk otomobilinin Renault 9 olduğu anlatılıyor.

Aile uzun süre para biriktiriyor ve sonunda bir araba almaya karar veriyor. Otomobili almaya Kılıçdaroğlu’nun oğlu gidiyor. Yanında da aileyi yakından tanıyan bir kişi var.

Renault bayisine giriyorlar.

O dönem otomobilde “lüks” dediğiniz şey bugünkü gibi dev ekranlar, sürüş asistanları veya panoramik tavan değil. Elektrikli cam var mı, camlar elle mi açılıyor; biraz daha iyi döşemesi var mı, motoru hangi sistemle çalışıyor… Konfor anlayışı aşağı yukarı bundan ibaret.

Kılıçdaroğlu’nun oğlu en boş modeli seçiyor.

Plastik jant kapakları bulunan, camları elle açılan, en sade Renault 9’u.

Yanındaki kişi daha donanımlı modeli gösteriyor:

“Bunu alalım.”

Cevap kısa:

“Abi, paramız ancak buna yetiyor.”

Aileyi tanıyan kişi bir yolunu bulup bayinin müdürüyle görüşmek istiyor. “Bunlar Kemal Bey’in ailesi, hiç değilse küçük bir farkla daha iyi olanını verin” diye bir kolaylık sağlamayı düşünüyor.

Kılıçdaroğlu’nun oğlu buna da izin vermiyor.

“Abi, paramız neye yetiyorsa onu alacağız.”

Araba alınıyor.

Evin garajına getiriliyor.

Ve hikâyenin bence en anlamlı kısmı bundan sonra yaşanıyor.

Kemal Bey evden çıkıyor. Genel merkeze gitmek için garajdan geçerken yeni alınan arabayı fark etmeden yürüyüp gidiyor.

Şoförü sesleniyor:

“Başkanım, arabanız hayırlı olsun.”

Kemal Bey duruyor.

“Alınmış mı araba?”

Dönüp bakıyor.

Arabanın etrafında uzun uzun dolaşmıyor. Donanım sormuyor. Fiyat sormuyor. Neden şu model alınmadı demiyor.

Baktığı şey neredeyse sadece rengi.

“Hayırlı olsun, rengi güzelmiş.”

Araba mavi.

Bir başka yakını ise Kılıçdaroğlu’nun ev hayatını anlatırken başka bir ayrıntıdan bahsediyor.

“Kış günü evine giderseniz üşürsünüz” diyor. Doğalgazı en düşük seviyede tutarmış. Üzerinde örgülü bir yelek. Koltuğunda oturur, kitabını okur. Eve gelen misafir üşür ama o yıllardır o düzene alışmıştır.

İşte bunları dinlediğiniz zaman Kılıçdaroğlu’nun bugün “CHP’yi temizleyeceğim” derken ne anlatmaya çalıştığını biraz daha farklı değerlendiriyorsunuz.

Bir insanın siyasi düşüncesini beğenirsiniz veya beğenmezsiniz. Kılıçdaroğlu’nu başarılı bulursunuz veya başarısız bulursunuz. 2023 seçimlerini neden kaybettiğini günlerce tartışabilirsiniz.

Adaylığı doğru muydu, yanlış mıydı; başka adayla sonuç değişir miydi diye yüz tane analiz yapabilirsiniz.

Ama siyasetçinin parayla kurduğu ilişki başka bir meseledir. Makamla kurduğu ilişki başka bir meseledir. Devlet imkânıyla, kişisel servetle, ailesinin hayat standardıyla kurduğu ilişki bambaşka bir meseledir.

Bugün Kılıçdaroğlu’nun “temizlik” çıkışlarının CHP içerisinde bir karşılık bulmaya başlamasının sebeplerinden biri belki de budur. Çünkü CHP’de yaşanan kavga büyüdükçe insanların aklına ister istemez şu soru geliyor:

“Bu insanlar neden bu kadar kavga ediyor?” Koltuğun etrafında neden bu kadar büyük bir mücadele var? Belediyeler neden bu kadar önemli? Parti yönetimi neden bu kadar önemli? Siyaset neden bu kadar pahalı hale geldi?

İşte örgülü yeleğiyle doğalgazı kısarak kitap okuyan bir adamı, oğluna “Paramız hangisine yetiyorsa onu al” anlayışını öğreten bir aileyi anlattığınızda, bu sorular daha fazla anlam kazanıyor.

Belki Kılıçdaroğlu’nun bugün anlatmaya çalıştığı şey de tam olarak budur:

CHP, kişisel kariyerlerin finansman merkezi değildir.

CHP, herhangi bir belediye başkanının Cumhurbaşkanlığına giden basamağı değildir.

CHP, bir grubun ekonomik veya siyasi gelecek planı değildir.

CHP, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu bir siyasi partidir.

İşte bu nedenle bugün partide başlayan “öze dönüş” tartışmasını küçümsememek gerekiyor.

Ekrem İmamoğlu hakkında son dönemde CHP içerisinde kullanılan çok sert bir benzetme var: Uçağın motoruna giren kuş benzetmesi. Yani CHP’nin içerisine girip partinin bütün dengesini değiştiren, sonunda partiye zarar veren bir siyasi aktör olduğu netlik kazanıyor.

Buna birkaç yıl önce katılanların oranı belki çok düşüktü. Bugün aynı şeyi söylemek o kadar kolay değil.

Çünkü İmamoğlu’nun hiçbir zaman gerçek anlamda CHP’li olmadığı, CHP’yi kendi siyasi geleceği için kullandığı görüşü artık yalnızca birkaç kişinin dillendirdiği marjinal bir iddia olmaktan çıkıyor. Buna karşı çıkanlar elbette hâlâ var ve olacaktır. Fakat CHP tabanındaki sorgulamanın arttığını görmemek de mümkün değil.

Özgür Özel cephesine ilişkin ortaya atılan ağır iddialar, “eczacı” ifadeleri, fonlama tartışmaları ve çeşitli yapılanmalarla ilgili suçlamalar da bu ayrışmanın ne kadar sertleştiğini gösteriyor.

Fakat siyasi sonuç ayrı bir yerde duruyor:

CHP’nin içerisinde çok ciddi bir güven sorgulaması başladı. Ve bu sorgulamanın ortasında Kemal Kılıçdaroğlu yeniden ortaya çıktı. Belki yıllarca söylediği bazı şeyleri anlatamadı. Belki siyasi iletişim konusunda en büyük problemi buydu. Belki doğru bildiğini anlatırken bile toplumun anlayacağı dili kurmakta zorlandı.

Ama bugün insanlar Kılıçdaroğlu’nun söylediklerinden çok geçmişine bakmaya başlıyor.

Renault 9’a bakıyor. Oğlunun “Paramız buna yetiyor” sözünü düşünüyor. Garajdaki arabayı fark etmeyen adama bakıyor. Örgülü yelekle oturup kitap okuyan siyasetçiyi düşünüyor.

Sonra dönüp bugünkü CHP kavgasına bakıyor. Ve belki de bazı taşlar o zaman yerine oturuyor.

Kılıçdaroğlu’nun asıl avantajı mükemmel bir siyasetçi olması değil.

Asıl avantajı, bugün CHP’de tartışılan para, makam, güç ve kişisel ikbal meselelerinin ortasında kendisine ait farklı bir hayat hikâyesi bulunması. Bu hikâyenin CHP seçmeni üzerindeki etkisini önümüzdeki dönemde çok daha fazla görebiliriz.

Çünkü “Piro bitti” diyenler bir şeyi hesaplayamadılar.

Siyasi partilerde insanlar bazen lidere kızar. Seçim kaybetti diye küser. “Artık gitmeli” der.

Ama gün gelir partiyle kişisel hesapların birbirine karıştığını düşünmeye başlarsa eski defterleri yeniden açar.

CHP’de şu anda olan biraz da budur.

Daha dün “Piro” diyerek omzuna sarılanların bugün neden bu kadar öfkeli olduğunu CHP seçmeni sorgulamaya başladı.

Kılıçdaroğlu sokağa çıkamaz dediler; çıktı. Uçağa binemez dediler; bindi. İzmir’e gidemez dediler; gitti.

İzmir sokaklarında yürüyemez dediler; yürüdü. Ve şimdi CHP’de başka bir cümle yavaş yavaş duyulmaya başlıyor:

“Atatürk’ün partisine sahip çıkalım.”

Bu cümle büyürse mesele Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlık koltuğunda oturmasından çok daha önemli bir noktaya gider. Çünkü o zaman yaşanan şey bir genel başkan değişikliği değil, bir siyasi partinin kendi hafızasıyla yeniden buluşması olur.

Kemal Kılıçdaroğlu başarılı olur mu, CHP’yi gerçekten temizleyebilir mi, partiyi eski kodlarına döndürebilir mi? Bunu bugünden kimse bilemez.

Ama bir şey artık çok daha açık:

Kemal Kılıçdaroğlu’nu siyaseten gömmek için acele edenler vardı. Mezar taşını bile erkenden yazdılar.

Piro ise çıktı, ceketini giydi, İzmir sokaklarında yürüdü. Şimdi mesele Piro’nun geri dönüp dönmediği değil.

Asıl soru şu:

Piro dönerken CHP de kendi evine mi dönüyor?