KAAN KORA VAKASI: PROFESÖR MÜ HAKLI ÇIKAR, HASTA MI?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
ÇOĞUNLUK KENDİSİNİ AKLAMIŞ OLABİLİR, YA VİCDANI?
Bu yazıda “Kaan Kora Vakası” ifadesini bir insan hakkında köşe yazısıyla hüküm vermek için değil; psikiyatrist–hasta ilişkisindeki güç asimetrisini, profesyonel sınırların sorumluluğunu ve psikiyatrik tanısı bulunan bir insanın anlatısının toplum tarafından nasıl karşılandığını tartışmak için kullanıyorum.
Çünkü asıl mesele şu:
Bir profesör ile bir hasta karşı karşıya geldiğinde toplum önce hangisine inanır?
Bir tarafta akademik unvan, mesleki itibar ve statü...
Diğer tarafta “hasta” denilen ve yaşadığını anlatmaya çalışan bir insan...
Terazinin daha tartmaya başlamadan hangi tarafa eğilebileceğini tahmin etmek zor değil.
Çevresi kendisine inanmış olabilir. Meslektaşları desteklemiş olabilir. Çoğunluk kendisini aklamış olabilir.
Ama çoğunluğun kanaati, hakikatin kesinleşmiş kararı değildir.
Çünkü hakikat demokratik oylamayla belirlenmez.
Bin kişinin inanması yanlışı doğruya dönüştürmez; bir kişinin yalnız kalması da anlattıklarını kendiliğinden yanlış yapmaz.
Hele mesele psikiyatrist–hasta ilişkisiyse sıradan iki insan arasındaki anlaşmazlıktan söz etmiyoruz.
Hasta karşısındaki insana yalnızca insan olarak değil, mesleki kimliğine güvenerek yaklaşır. Hayatının en kırılgan taraflarını açar; korkularını, geçmişini, zaaflarını ve duygularını anlatır.
Bunu eşit şartlarda yapılan sıradan bir sohbetin içinde değil, sınırları meslek etiği tarafından belirlenmiş profesyonel bir ilişkinin içinde yapar.
İşte bu nedenle asıl soru “Kim kime ne hissetti?” değildir.
Bir hastanın hekimine karşı duygu geliştirmesi tek başına suç olmadığı gibi utanılacak bir şey de değildir.
Duyguların mahkemesi yoktur.
Asıl soru şudur:
O DUYGU ORTAYA ÇIKTIĞINDA MESLEKİ GÜCÜ ELİNDE BULUNDURAN KİŞİ NE YAPTI?
“Kaan Kora Vakası” üzerinden yıllardır sorduğum soru tam olarak budur.
Ben yaşadığım süreci ortaya koyuyorum; okuyucudan kimseyi peşinen mahkûm etmesini istemiyorum. Ancak bazı soruların da yalnızca karşı tarafın unvanına bakılarak cevapsız bırakılmasını kabul etmiyorum.
Mesleki sınır açıkça çizildi mi?
Belirsizlik ortadan kaldırıldı mı?
Duygusal bağın güçlenmesini önleyecek açık ve tutarlı bir mesafe kuruldu mu?
Yoksa benim iddia ettiğim gibi, mesafenin belirginleştirilmesi gereken bir dönemde yakınlığı artırabilecek davranışlar mı ortaya çıktı?
Çünkü profesyonel sınır, işler içinden çıkılmaz hâle geldikten sonra hatırlanacak bir ayrıntı değildir.
Ve burada özellikle önemli başka bir nokta var:
Ben hasta konumundaki taraf olarak sınır ihtiyacını o dönemde de görüyordum.
Bugünden geçmişe bakıp “Keşke sınır konulsaydı” demiyorum.
Süreç içerisinde rahatsız olduğum noktaları defalarca dile getirdim, uyarılarda bulundum ve profesyonel taraftan açık bir sonlandırma bekledim.
İşte bu noktada soru daha da çarpıcı hâle geliyor:
Hasta sınır konusunda profesyoneli uyarıyorsa, profesyonel sınırı koymak için neyi bekliyordu?
Çünkü profesyonel ilişkinin sınırlarını koruma sorumluluğunun hastaya bırakılması düşünülemez.
Hasta duygularının içinde çelişebilir. Yaklaşabilir, uzaklaşabilir, bugün söylediğinin yarın tersini hissedebilir.
Profesyonel sınır zaten biraz da bunun için vardır.
Profesyonelin pusulası, hastanın o günkü duygusuna göre değişmemelidir.
Bu nedenle benim için meselenin en ağır sorularından biri şudur:
Hasta olarak sonlandırılmasını beklediğimi ve sınır ihtiyacını defalarca dile getirdiğimi söylüyorsam, süreç neden devam etti?
Burada kronoloji de önemlidir.
Yüz yüze görüşmeler, yaşananları açıkça ifşa etmemin ardından kesildi. Ancak iletişim o anda tamamen sona ermedi; sonrasında da zaman zaman konuştuk.
Bugün ise artık aramızda herhangi bir iletişim yok.
Bana göre olması gereken de budur.
Artık iletişim bulunmamasını bir sorun olarak görmüyorum. Tam tersine, profesyonel sınırlar açısından doğru olanın bu olduğunu düşünüyorum.
Ben bugünkü sessizliği sorgulamıyorum.
Ben o sessizliğe gelene kadar sınırların nasıl yönetildiğini sorguluyorum.
Çünkü bugün kurulabilen mesafenin, duygusal bağın bilindiği dönemde neden aynı açıklıkla kurulmadığını sormak hakkımdır.
İşte güç asimetrisi burada anlam kazanıyor.
Mesleki bilgisi olan profesyoneldi.
İlişkinin sınırlarını bilmesi beklenen profesyoneldi.
Hastanın kırılganlığını mesleği gereği değerlendirebilecek konumda bulunan da profesyoneldi.
Dolayısıyla güç fazlaysa sorumluluk da fazladır.
Fakat toplum çoğu zaman bütün bunları tartışmak yerine daha kolay bir yol seçer.
Biri profesördür.
Diğeri hastadır.
Biri susunca ağırbaşlı kabul edilir.
Diğeri konuşunca “saplantılı” olarak etiketlenebilir.
Birinin itibarı onun adına konuşurken diğerinin psikiyatrik tanısı, söylediklerinin önüne geçirilebilir.
İşte benim itirazım buna.
SESSİZLİK HAKLILIĞIN KANITI DEĞİLDİR. KONUŞMAK DA HAKSIZLIĞIN KANITI DEĞİLDİR.
Hele “O hasta” cümlesi hiçbir tartışmanın son sözü olamaz.
Psikiyatrik tanı, bir insanın söylediği her şeyi yanlış hâle getiren bir mühür değildir.
Bir insanın hasta olması karşısındaki insanı otomatik olarak haklı yapmadığı gibi, profesör olmak da kimseye yanılmazlık ayrıcalığı vermez.
Başlıktaki sorunun cevabı bu nedenle aslında çok basittir:
Profesör sırf profesör olduğu için haklı değildir; hasta da sırf hasta olduğu için haksız değildir.
Haklılık unvanla belirlenmez.
Tanıyla hiç belirlenmez.
Davranışlara, profesyonel sınırların nasıl yönetildiğine, güç ilişkisine, varsa delillere ve olayın bütününe bakılır.
“Kaan Kora Vakası”nı benim açımdan tek bir kişinin ötesine taşıyan da budur.
Bugün isimler değişebilir.
Yarın aynı terazinin bir kefesinde başka bir profesör, diğerinde başka bir hasta bulunabilir.
O nedenle benim meselem kimin daha çok destekçisi olduğu, kimin daha büyük unvan taşıdığı veya kimin daha fazla alkışlandığı değil.
Tek bir soru bütün tartışmanın özünü anlatmaya yetiyor:
GÜÇ KENDİSİNDEYKEN NE YAPTI?
Ve hemen arkasından ikincisi geliyor:
SINIR KOYMASI GEREKEN YERDE SINIRI MI KOYDU, YOKSA YAKINLIĞI MI ARTIRDI?
Çoğunluk kendisini aklamış olabilir.
Ama çoğunluğun desteği vicdan için temyiz mercii değildir.
Günün sonunda kalabalık dağılır.
Unvanlar kapının dışında kalır.
“Profesör” gider.
“Hasta” gider.
Geriye iki insan ve yaptıkları kalır.
Ve dünyanın hiçbir makamı şu belgeyi düzenleyemez:
“VİCDANI TEMİZDİR.”
İşte orada çoğunluğun oyu geçmez.
Orada insan, kendi kendisinin hâkimidir.