BİR NESLİ İNŞA EDEN ELLER, BİR ÜLKENİN HAFIZASI

BİR NESLİ İNŞA EDEN ELLER, BİR ÜLKENİN HAFIZASI

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Haziran 27, 2026 - 12:58

Bizler, daha ilkokul sıralarında vatanın ne demek olduğunu öğrenen bir nesildik…

Bayrağın sadece bir kumaş değil, uğruna can verilen bir emanet olduğunu…
Atanın sadece bir isim değil, bir milletin yeniden doğuşu olduğunu…
Cumhuriyetin ise bir kelime değil, bir emek ve bir mücadele olduğunu daha çocuk yaşta öğrendik.

Her sabah “Türküm, doğruyum…” diyerek başlardık güne. O sözler sadece bir ezber değil, bir karakterin başlangıcıydı.

Soğuk kış sabahlarında bile okul bahçesinde İstiklal Marşı okunurdu. Eller üşürdü ama yürekler asla üşümezdi. Çünkü o marş bir metin değil, bir milletin yeniden ayağa kalkış sesiydi.

Hafta başı ayrı bir ciddiyet, hafta sonu ayrı bir heyecan… Okul kapanırken bile İstiklal Marşı ile kapanırdı gün. Sanki her defasında bu ülke kendine yeniden söz verirdi.

“Saygı, o zamanlar öğretilmezdi… yaşanırdı.”

Servis yoktu. Kolaylık yoktu. Konfor hiç yoktu.
Ama şikâyet de yoktu.

Kimimiz yakın, kimimiz uzak… ama hep yürüyerek giderdik okula. Çünkü yol sadece mesafe değil, sabırdı, terbiyeydi, hayata hazırlıktı.

Sokaklar bizimdi… arsalar bizimdi… boş alanlar bizim dünyamızdı.
Biz sokak çocuklarıydık; ama sokak bizi büyüten bir okuldu.

“Yalnızlık diye bir şey yoktu; çünkü sokağın kendisi bile kalabalıktı.”

O yıllarda ev çocuğu değildik sadece… televizyon çocuğu hiç değildik… bilgisayarın gölgesinde büyümedik.

Biz paylaşmayı bilen bir nesildik.

Düşeni kaldırırdık.
Ağlayanı yalnız bırakmazdık.
Kavga etsek bile aynı oyuna geri dönerdik.

Çünkü o zamanlar insanı büyüten şey ekranlar değil, insanın kendisiydi.

Öğretmenlerimiz ise sadece ders anlatmazdı…

Onlar bir baba gibi, bir anne gibi, bir rehber gibi dururdu hayatımızda. Biz başka büyük bilmezdik.

Ve en önemlisi… bize vatanı anlatırlardı. Bayrağın neden dalgalandığını, bu ülkenin hangi yokluklardan geçtiğini, hangi fedakârlıklarla kurulduğunu her fırsatta içimize işlerlerdi.

Bugün geriye baktığımızda, o yolu bize açan isimleri daha iyi anlıyoruz…

Fazilet Kaya, Remzi Yılmaz, Mahmut Bozdoğan, Haydar Dokuyan, Rıfat Arın, İfakat Atak, Nevin Sürek, Nazlı Dönmez, Hayrettin Sürek, Ahmet Yıldız, Ramazan Gökkaya, Ahmet Gümüş, Hasan Biçer, Fevzi Kızılay, Süleyman Özkaya, Süleyman Özdemir, Sevinç Ekincioğlu, Davut Ekincioğlu, Ali Çelik, Ayhan İstanbulluoğlu, Zeynel Abidin Şahin, Ruhi Değirmenci, Gazi Boztaş, Mesut Tamer, Sultan Turan Yudasiper, Mustafa Asım Ünal, Selim Alpaslan, Orhan Köksal, Ahmet Özçekic…

Her biri bir sınıfın değil, bir neslin mimarıydı.
Her biri bir öğrencinin değil, bir ülkenin geleceğinin emeğiydi.

Onlar bize sadece bilgi vermedi…
Karakter verdi. Duruş verdi. Saygı verdi. Vefa verdi.

Ve bugün biz ne yaptıysak, hangi yola girdiysek, hangi insan olduysak… onların o emekli ama hiç eskimeyen ellerinin izidir.

“Öğretmen dediğin sadece öğreten değil, bir nesli şekillendirendir.”

Bugün dönüp baktığımızda şunu daha iyi anlıyoruz:

Biz sadece okulda okumadık…
Biz bir milletin değerleriyle büyüdük.

Bir saygı vardı…
Bir aidiyet vardı…
Bir insanlık vardı…

Ve belki de en çok kaybettiğimiz şey buydu.

Ve finalde geriye şu gerçek kalıyor:

Biz sadece ders görmedik…
Biz vatanı öğrendik.

Çünkü bize öğretenler, vatanı anlatan değil… vatanı yaşayan insanlardı.