KİMİN ÇERÇEVESİ?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İsterseniz hemen her koşulda geçerli olan bir tespit yaparak yazıya başlayalım.
Emperyalizm; pazarına hâkim, birlikteliği güçlü ulus devlet istemediği gibi etnik ve dinsel değil sınıf bazında mücadele eden sınıf örgütlerini de istemez. İster ki toplumda ulus bilinci yok olsun. Hatta sınıf mücadelesi veren yapılar ortadan kalksın ki meydan; sözde ekonomik değil, sadece kültürel mücadele verdiğini varsayan etnik ve dinsel örgütlere kalsın. Zaten şöyle bir baktığınızda; ulusal birliğe, ulusal kimliğe ve hemen her konudaki ulusal çıkara uzak durup etnik ve dinsel özgürlük gibi kavramları dillerinden düşürmeyenlerin hemen hepsinin, emperyalizmin ülkemizdeki aparatları oldukları görülecektir.
Aslında PKK konusu da böyledir, bir düşünün. Emperyalizm ya da doğrudan ABD emperyalizmi diyelim; dört ülkeden koparılacak parçalarla Büyük Kürdistan’ı oluşturmak istiyor. Ve ne ilginçtir ki bu dört ülkede de aynı amaçla, tek merkezden yönetilen örgütler kuruyor. Bu örgütler, ülkesine göre ABD desteğini fiilen arkalarına aldıklarında, onların saldırı ve bombalamalarıyla birlikte o savaş koşullarında bir bölgeye el koyup ABD ve İsrail desteğiyle devletleşebiliyorlar. Bazen de bizim gibi ABD ve İsrail’in doğrudan askeri müdahalesinin olamadığı ülkelerde ise; adı ve görünürdeki ideolojisi ne olursa olsun neoliberal siyaseti savunan, ulusal ve sınıfsal çıkarların değil etnik ve dinsel çıkarların peşinde koşan yapılar üzerinden, yasalar yapılıp anayasa değiştirilerek bu süreç tamamlanmaya çalışılmaktadır.
İşte son günlerin en önemli konusu da iktidar tarafından hazırlanan bu çerçeve yasasıdır. Terör örgütü PKK mensuplarının belirli bir süre herhangi bir suça karışmadıkları takdirde affedileceklerine ilişkin, sözde barış ve kardeşlik gibi kavramlar içeren yasa tasarısı, bazı partilerin imza tartışmalarının ardından Meclisten geçerek onaylandı. Toplum olarak açık bir şekilde tartıştırılmayan bu çerçeve yasa tasarısıyla ilgili ilk kimler kutlama yapmıştı biliyor musunuz? Biri ABD Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, diğeri ise İsrail Dışişleri Bakanlığı...
Sizce de çok anlamlı değil mi? Fakat birileri ne yazık ki bu yasa tasarısını onaylarken ABD ve İsrail’le aynı tarafta durduğunun farkında bile değil.
Doğrusunu isterseniz; hem ülkemizde hazırlanan bu Çerçeve Yasa tasarısı, hem Mekke’de Pakistan ve Suudi Arabistan ile imzalanan Mekke Antlaşması (ki NATO’nun 5. maddesinde olduğu gibi ülkelerden birine saldırı yapıldığında diğerlerinin müdahil olacağını belirtir), hem de bir kısım ülkelerce imzalanan ve imza süreci hâlen devam eden İbrahim Antlaşması süreçleri tamamen birbirine bağımlıdır. Hepsi doğrudan Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile bağlantılıdır. İsterseniz bunun nasıl olduğunu açıklamaya çalışalım ki konu tam anlamıyla aydınlığa kavuşsun.
ABD temsilcileri pek çok kez konuyla ilgili ne diyorlardı? “İsrail bölgede ulus devlet istemiyor.” Hatta daha da ileri gidip bölge ülkelerine demokrasinin fazla geldiğini, bu ülkelere en uygun rejimin monarşi olduğunu bile söylemediler mi?
Ya bizde başkanlık referandumu sonrasında bizzat en yetkili ağızlardan "Federasyon olmadan başkanlık altı kaval üstü şişhanedir" türünden sözler söylenmedi mi? Kaldı ki bugün başkanlıkla yönetilen ülkelerin neredeyse tamamının federasyon olması da bir anlamda bu söylemi doğrulamış olmuyor mu?
Yani birilerinin kafasındaki federasyon düşüncesi sadece son zamanların değil, oldukça eskiye dayanmaktadır. Çünkü bugün ülkemizi yöneten anlayış; ortak dil, kültür ve eğitimi içeren "tekçi" dedikleri ulus devlet düşüncesinden rahatsız olup kendilerince her etnik ve dini kimliğin kendini ifade edebileceği Osmanlı türü bir başkanlık ve federasyon hayali içindedir. Böyle olunca da ABD tarafından bölgede 2. İsrail anlamına gelecek, dört ülkeden koparılacak parçalarla oluşturulacak Büyük Kürdistan projesine dört elle sarılmaktadırlar. Bu parçaların, o ülkelerin en önemli yeraltı gaz ve madenlerinin bulunduğu bölgeler olması da elbette tesadüf değildir. Hatta öyle ki, BOP ’ta aktif görev üstlenerek bölge ülkelerinin parçalanmasına bile zemin hazırlamışlardır. Zaten projenin özü; İsrail karşısındaki ülkelerin ulus devlet olmaktan çıkarılıp paramparça edilmesi ve onlardan kopan parçalarla İsrail’in bölgedeki en büyük ve güçlü devlet haline getirilmesidir.
Gerek İbrahim Antlaşması gerekse Mekke Antlaşması da aynı amaca hizmet etmektedir. Nasıl mı?
İbrahim Antlaşması, esas olarak bölge ülkelerinin İsrail’i lider kabul edip ona biat etmesi ve etrafında birleşmesi üzerine kurulu değil midir? Peki, bu durumda Mekke Antlaşması ne anlam ifade etmektedir?
Önce şu noktayı belirtmek gerekiyor: ABD, yıllardır sürdürmeye çalıştığı dünya hâkimiyeti için yürüttüğü savaşları gerek iç kamuoyundaki tepkiler gerekse ekonomik maliyetler nedeniyle doğrudan sürdürmek istemiyor. Bunun için bölge ülkelerine görevler vererek, bir anlamda bölgesel NATO’lar oluşturup vekiller aracılığıyla hâkimiyetini sürdürmeyi ve yükü onlara bölüştürmeyi amaçlamaktadır. Nitekim bir taraftan NATO üzerinden Türkiye'de Boğazlara konuşlanıp Romanya ve Bulgaristan’a görev verilip Ukrayna’ya destek olunarak Rusya kuzeye sıkıştırılmaya çalışılmakta; diğer taraftan da ABD ve İsrail’in bölgedeki egemenliğini zorlayan İran’a karşı Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ile birlikte bir pakt oluşturulmaktadır. Burada da amaç; İran’ın bölgedeki ABD üslerinden vurulduğunda tepki göstermesini engellemektir. Yakın gelecekte bu pakta Mısır’ın da katılması muhtemeldir.
Fakat tüm bunların ötesinde en önemlisi nedir biliyor musunuz? Bu üç ülkenin de İran, ABD veya İsrail saldırısına uğradığında ABD ve İsrail’e hiçbir tepki göstermemesi, Gazze’ye sahip çıkmamasıdır.
Demek istediğim şudur: Mekke Antlaşması ile kurulan ittifakla, ABD karşısında İran'ın elini bağlamak, böylece de İran Kürdistanı'nı oluşturmak hedeflenmektedir. Türkiye için bu konuda zaten çok fazla söze gerek yok. Çerçeve yasa onaylandıktan sonra sıra anayasa değişikliğine gelecektir. O da tamamlandığında Büyük Kürdistan'ın, yani ikinci İsrail'in dördüncü ayağı da oluşturulmuş olacaktır.
Aslına bakarsanız tüm bu gelişmeler, birbirinden bağımsız gibi görünse de bölgenin yeniden şekillendirilmesine yönelik üç boyutlu bir satranç tahtasının parçalarıdır. Türkiye, tarih boyunca bu oyunların odağında olmuş ve milli birlik bilinciyle bu tuzakları bozmuştur. Ancak bugün, yerli ve milli söylemlerin gölgesinde dış odaklı bir yapılanmaya sessiz kalınması, geçmişten ders alınmadığını gösterir. Toplumsal muhakeme bu çerçeveyi ivedilikle tartışmaz ve gerekli tepkiyi vermezse, hazırlanan bu zemin telafisi imkânsız sonuçlar doğurabilir. Ulus devlet bilincinin zayıfladığı her coğrafya dış müdahalelere açık hale gelir. Türkiye, Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında bu oyunları bozma iradesini göstermek zorundadır. Aksi halde, toprak bütünlüğü kadar milli iradenin de parçalandığı bir tablo ile karşı karşıya kalabiliriz.
Bu yüzden bilinmeli ki tüm bu zincirleme planın hedefi budur. O halde ya birlikte direneceğiz, ya da hep birlikte yok olacağız.
Başka yolu yok.