Deniz Göktaş ve Mizahın Bayağılaşması

Deniz Göktaş ve Mizahın Bayağılaşması

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 1, 2026 - 10:44

Maksim Gorki'nin Ayaktakımı Arasında adlı oyununda yaşlı bir adam vardır: Luka. Hayatın bütün yenilgilerini ve bütün teslim oluşlarını tek bir cümleye sığdırır: “Hiçbir pire kötü değil, hepsi atlar zıplar, hepsi siyah.”

Her yerimiz Luka... Hatta her çağın kendi Luka’sı var.

Gerçeği değiştiremeyen ama gerçeğin adını değiştiren insanlar... Yanlışı doğru, çirkini güzel, bayağıyı sanat, hakareti mizah diye pazarlayanlar.

Yeter ki insan, içinde bulunduğu çelişkiyle yüzleşmek zorunda kalmasın. Yeter ki vicdan biraz daha sessizleşsin. Yeter ki alkış, hakikatin önüne geçsin...

Etrafınıza biraz dikkatle bakın. Aynı suretler tekrar tekrar karşınıza çıkmıyor mu? Popüler kültürün neredeyse bütün koridorlarında.

İnsanlara neyi beğenecekleri, neye gülecekleri ve neyi alkışlayacakları usul usul öğretiliyor.

Ciddi bir kültürel iklim bu. Neyin “çağdaş”, neyin “özgür”, neyin “geri”, neyin “makbul” olduğuna artık bu zihniyet karar veriyor.

Hem de öyle zorla değil; alkışla!

Günlerdir tartışılan Deniz Göktaş ve gösterisini de bu iklim içerisinde ele alıyorum. Öyle ki, gösteriyi eleştirenler ve tepki gösterenler “mizah” ve “ifade özgürlüğü” karşıtı olmakla itham edildiler.

En başta, Deniz Göktaş ve onun benzerlerinin temsil ettiği düşünsel çizgiyi doğru anlamak gerekir. Bu çizginin, muhafazakâr ve milliyetçi kesimlere yönelik yerleşik bir bakışı vardır. Onlara göre bu toplum, "kandırılan kitle" ya da "kolay yönlendirilen insanlar" gibi genellemelerle tanımlanır. Bu yaklaşım her zaman açıkça dile getirilmese de, özünde "bu halktan bir şey olmaz" yargısına dayanır.

Bu nedenle ortaya koydukları her şeyde insana ve bu topraklara dair bir sevgi eksikliği hissedilir.

Bahsettiğimiz gösterinin neredeyse tamamında da bu yaklaşımın izleri görülebilir.

Öyle ki, dini değerlerimize ve Kur’an-ı Kerim’e yönelik “mizah” adı altında dile getirilen ifadeler de bu çerçevenin bir yansıması olarak değerlendirilmeli.

Göktaş, sahnede ilahi kitapları ve vahiy sürecini kast ederek, “İlk üç kitap iyi de dördüncüde çeviri zayıf. Dört kitap arasında en iyisi o bence, bir kere iddialı bir çıkış 600’lü yıllarda. Bu son kitap demek... Yazan için de çok zor, aklına yeni bir fikir gelse ‘son kitap’ dedik, ‘domuz da yemeyiversin’...” ifadeleriyle dini değerlerle alay etmektedir.

Milyonlarca insanın kutsal kabul ettiği değerlere yönelik bu sözleri, mizah adı altında sanat olarak değerlendirmek mümkün müdür? Oysa mizah, zekânın sanatı değil midir?

Elbette bu anlayışın yayılıp güç kazanmasını sağlayan bir sosyal medya düzeni de var. Dijital platformların görünürlük algoritmaları ve popüler kültürün bitmek bilmeyen ilgi yarışı, insanları düşünmeye değil; daha çok provoke etmeye teşvik ediyor.

Zira Türkiye'de şöhret olmak hiç bu kadar kolay hâle gelmemişti.

Ne kadar tartışma, o kadar etkileşim. Ne kadar etkileşim, o kadar görünürlük. Ne kadar görünürlük, o kadar kazanç.

Sorgulamak gerekmez mi? Bu mizah insanlara ne öğretiyor? Hangi düşünceyi besliyor? Hangi cesareti üretiyor?

Oysa Türk mizah geleneği aşağılamayı değil, düşündürmeyi esas alır. Nasreddin Hoca'nın hikâyelerinde zekâ, Karagöz ile Hacivat'ta toplumsal eleştiri, Rıfat Ilgaz'da insan sevgisi, Kemal Sunal'ın güldürüsünde ise halkın içinden doğan umut vardır.

Ve hiçbiri, insanları aşağılayarak büyümedi. Taşı gediğine koydular ama insanı küçültmediler.

Elbette Türk mizah geleneğinde iktidar eleştirisi de vardır, muhalefet eleştirisi de. Hatta olmalıdır da.

Ancak son yıllarda Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtlığının, eleştirinin sınırlarını aşarak başlı başına bir kimliğe ve amaç hâline gelmesi düşündürücüdür.

Fakat siyasi eleştirilerin de bir düşünce derinliğine sahip olması gerekmez mi?

Salonları dolduran, sosyal medyada hızla yayılan yeni bir mizah dili oluştu. İlk bakışta politik bir nitelik taşıyor gibi görünse de, içine biraz eğildiğinizde ciddi bir düşünsel yüzeysellikle karşılaşıyorsunuz. Aynı sloganlar, aynı ezberler, aynı alkış cümleleri… Yer yer “duyarlılık” adı altında sunulan, yer yer ise basit siyasi klişelerin ötesine geçemeyen bir anlatım.

“Türkiye laiktir, laik kalacak” gibi tekrarların ötesine geçemeyen bir yüzeysellik hâli.

Aslında bu mesele, siyasi hayatımızdaki zihinsel sığlaşmanın da açık bir yansımasıdır. Türk siyasetinde giderek belirginleşen programsızlık, ilkesizlik ve yönsüzlük; kaçınılmaz biçimde politik mizah alanına da sirayet etmektedir.

Bayağılaşan bir mizah… Alkış almak için, kalabalık toplamak için, “pazar kurmak” için üretilen bir gösteri dili…

Neticede içinde yaşadığımız çağ, insanı her yönüyle pazara çıkarılan bir varlığa indirgediği için; ihanetin, gurursuzlaşmanın, kişiliksizliğin ve alçalışın bile bir “estetik” kılıfla sunulması edebiyattan sinemaya, televizyondan müziğe kadar her alanda karşımıza çıkar hâle gelmiştir.

İşte “Recep İvedik” ya da “Konuşanlar” gibi örnekler ortada duruyor.

Bu değerlerin hâkim olduğu bir kültür bir kez normalleştiğinde, bireyler hem kendini aşağılatmayı hem de başkasını aşağılamayı bir eğlence biçimi olarak benimsemeye başlar.

Niçin zekâsıyla, emeğiyle ve karakteriyle öne çıkan insanlar değil de; maskaralığı marifet, soytarılığı yetenek gibi sunan karakterler ekranları doldurur?

Bu sorgulanmalıdır.

Nişantaşı’nın veyahut Kadıköy’ün ara sokaklarında mizah, halkın küçümsenmesi olarak görülebilir.

Ancak maskara olan işte bu mizahtır.