Fransa’nın Yahudi Sürgünü
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
16 Temmuz 1394...
Fransa Kralı VI. Charles, Yahudilerin Fransa Krallığı’ndan çıkarılmasını emretti. Bu karar, Avrupa tarihinde ne ilk ne de son örnekti. Orta Çağ Avrupası’nın siyasi ve dini atmosferinde Yahudiler, çoğu zaman ekonomik krizlerin, salgınların ve toplumsal huzursuzlukların günah keçisi ilan edildi. Mallarına el konuldu, şehirlerden sürüldüler, gettolara kapatıldılar ve kimi zaman kitlesel katliamlara maruz bırakıldılar.
1394 kararı, Avrupa’nın uzun yıllar boyunca sürdürdüğü dışlayıcı yaklaşımın önemli halkalarından yalnızca biridir.
Fakat tarihin aynı sayfalarında bambaşka bir medeniyet anlayışı da vardı.
O medeniyetin adı Osmanlı’ydı.
Türk devlet geleneğinde güç, yalnızca fetihlerle ölçülmezdi. Asıl güç; adalet dağıtabilmek, mazlumu koruyabilmek ve farklı inançları aynı devlet çatısı altında yaşatabilmekti.
Osmanlı’nın yükselişinin temelinde yalnızca askeri başarılar değil, güçlü bir hukuk ve yönetim anlayışı bulunuyordu. Devlet, insanı sadece vergi veren bir unsur olarak değil; düzenin ve toplumsal huzurun ayrılmaz bir parçası olarak görüyordu.
Bu anlayışın en çarpıcı örneklerinden biri, 1492 yılında yaşandı.
İspanya’da yayımlanan Elhamra Fermanı ile yüz binlerce Yahudi ya din değiştirmeye zorlandı ya da ülkelerini terk etmek mecburiyetinde bırakıldı. Avrupa’nın limanları kapanırken Osmanlı limanları açıldı.
Sultan II. Bayezid’in Yahudileri Osmanlı topraklarına kabul etmesi, yalnızca insani bir merhamet örneği değildi. Aynı zamanda ileri görüşlü bir devlet stratejisiydi. Osmanlı; Avrupa’nın dışladığı hekimleri, tüccarları, bilim insanlarını ve zanaatkârlarını kendi bünyesine kazandırdı.
İstanbul, Selanik, Edirne, Bursa ve İzmir kısa sürede bu insanların yeni vatanı hâline geldi.
Bu tablo, iki farklı medeniyet anlayışını açık biçimde ortaya koymaktadır.
Biri, farklı olanı tehdit olarak gören bir yaklaşım...
Diğeri ise farklılıkları devlet düzeni içerisinde yönetebilen bir anlayış...
Elbette hiçbir devlet kusursuz değildir. Osmanlı da kendi döneminin şartları içinde çeşitli sorunlar yaşamıştır. Ancak tarihî gerçeklik şudur ki Avrupa’da sistematik sürgün ve din temelli dışlama politikalarının yaygın olduğu dönemlerde Osmanlı, farklı inanç gruplarına yaşam alanı sunan büyük devletlerden biri olmuştur.
Bu nedenle tarihî olaylar değerlendirilirken ideolojik önyargılar yerine belgeler konuşmalıdır.
Bugün ise ilginç bir tarihsel çelişkiyle karşı karşıyayız.
Yüzyıllar boyunca Yahudileri ülkelerinden süren, mallarına el koyan ve onları toplum dışına iten Avrupa; bugün insan hakları, hoşgörü ve demokrasi konusunda dünyanın vicdanı olduğunu iddia ediyor.
Elbette Avrupa’nın bugün ulaştığı hukuk standartları önemlidir. Geçmişle yüzleşme çabaları da küçümsenemez. Ancak tarihî hafızayı seçici kullanarak ahlaki üstünlük iddiasında bulunmak, samimiyet tartışmalarını beraberinde getirir.
Çünkü medeniyet; yalnızca bugünkü söylemlerle değil, tarih boyunca sergilenen tutumlarla da değerlendirilir.
Türk tarihine bakıldığında ise farklı bir çizgi görülür.
Anadolu’da yüzyıllarca camiler kiliselerle, havralar çarşılarla yan yana varlığını sürdürmüştür. Farklı dinlerden insanlar aynı şehirlerde ticaret yapmış, üretmiş ve yaşamıştır. Osmanlı’nın “millet sistemi”, modern anlamda eşit vatandaşlık anlayışıyla aynı olmasa da, kendi çağının birçok devletine kıyasla farklı dini toplulukların kurumsal varlığını korumasına imkân tanımıştır.
Bu durum, Türk devlet geleneğinin adalet ve düzen anlayışının önemli yönlerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Ne var ki günümüzde Batı’nın insan hakları söylemi ile uluslararası krizlerde sergilediği tutum arasında da zaman zaman ciddi tartışmalar yaşanmaktadır.
Bir yandan evrensel hukuk ve insan hakları vurgusu yapılırken, diğer yandan dünyanın farklı bölgelerindeki insani trajedilere karşı sergilenen seçici hassasiyet eleştiri konusu olmaktadır. İlkelere bağlılık, ancak her durumda aynı standart uygulanabildiğinde inandırıcı olur.
Çifte standart, en güçlü değerlerin bile etkisini zayıflatır.
1394 yalnızca bir tarih değildir.
1394, korkunun merhamete galip geldiği bir dönemin sembolüdür.
1492 ise merhametin devlet aklıyla buluştuğu tarihî bir kırılmadır.
Bir tarafta kapılarını kapatanlar...
Diğer tarafta limanlarını açanlar...
İşte medeniyetler arasındaki fark bazen tam da burada ortaya çıkar.
Tarih, geçmişi yargılamak için değil; geleceğe daha adil bir dünya bırakabilmek için okunmalıdır. Ve bu tarih bize şunu öğretmektedir:
Gerçek büyüklük, güçlü olduğunda cezalandırmakta değil; sığınana kapısını açabilmektedir.
Osmanlı’nın ve Türk devlet geleneğinin asırlar boyunca bıraktığı en kıymetli miras da işte bu adalet ve merhamet anlayışıdır. Bu miras, sloganlarla değil; tarihî belgeler ve yaşanmışlıklarla anlam kazanmaktadır.
Bu tarihi gerçekleri hatırlatırken, Yahudi Toplumu’na şu çağrıyı tekraren yapmak isterim.
Bugün siyonist rejimin kanlı, yayılmacı, soykırımcı politikaları bu güne kadar tarihte görülmemiş bir antisemitizm tehlikesini ortaya çıkarmış durumda, bütün dünya vatandaşlarının vicdanında tüm yahudiler de siyonistler ile birlikte mahkum olmuş durumda.
Bu mahkumiyeti bitirecek olan sizlersiniz, siyonist rejimi tarihe gömecek olanlar, sizlersiniz, siz de gayet iyi biliyorsunuz ki siyonizm yüzünden dünyanın hiçbir yerinde sonsuza kadar güvende olamayacaksınız.
Şimdi siyonizmle aranıza öyle bir mesafe koyun ki katil olmadığınızı dünyaya kanıtlayın ve katilleri adalete teslim edin.
Yıl 2026, insanların yahudilerle bir meselesi yok, SİYONİSTLERLE VAR!