Gündüz Kuşağı: Açık Ekranda Kapalı Ruh Hâli
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Televizyonu açıyorsun… Saat sabahın ortası ya da öğleden sonrası fark etmez. Ekranda aynı sahne: gözyaşı, tartışma, kayıp hikâyesi, aile içi kavga, bitmeyen bir “kim haklı” yarışı.
İnsanın aklına şu soru geliyor: Biz gerçekten bunları mı yaşıyoruz, yoksa bunları izleyerek yaşamayı mı öğreniyoruz?
Gündüz kuşağı programları son yıllarda bir “habercilik formatı” olmaktan çok, bir “duygusal akış”a dönüştü. Olaylar var, evet. Gerçek vakalar da var. Ama mesele artık olay değil, olayın nasıl sunulduğu.
Bir dosya açılıyor, saatlerce konuşuluyor, tekrar ediliyor, dramatize ediliyor. Sonra bir başka dosya… Sonra bir başka gözyaşı… Gün bitiyor ama hikâye bitmiyor.
İnsan şunu fark etmeye başlıyor: Burada amaç sadece anlatmak değil, izletmek.
Sorun da tam burada başlıyor zaten.
Çünkü sürekli kriz izleyen bir zihin, bir süre sonra krizi “normal hayat” sanmaya başlıyor. Herkes birbirine bağırıyor gibi geliyor, herkes bir şey saklıyormuş gibi geliyor, dünya sanki sürekli bir gerilim alanıymış gibi algılanıyor.
Bu algı doğru mu? Tartışılır. Ama etkisi yok mu? O hiç tartışılmaz.
Özellikle evde günün büyük kısmını televizyonla geçiren insanlar için bu içerikler sadece “program” değil. Günün fonu gibi. Yemek yaparken, otururken, çay içerken arkada hep o ses var. Bir süre sonra fark etmeden hayatın ritmine karışıyor.
Ev hanımları, emekliler, evde vakit geçiren herkes bu akışın içinde daha çok kalıyor. Ve insan şunu gözden kaçırıyor: Sürekli olumsuz hikâye dinlemek, sadece o anı değil, genel ruh hâlini de etkiliyor.
Daha gergin bir bakış, daha temkinli ilişkiler, daha fazla şüphe… Bunlar bir günde olmuyor. Ama yavaş yavaş birikiyor.
Çocuklar meselesi ise daha hassas.
Çocuk ekranı izlemese bile o evin içinde yaşıyor. Bağırışları duyuyor, tartışmaları görüyor, kelimeleri öğreniyor. Ve çocuklar kelimeleri değil sadece, tonlamayı da öğrenir. Nasıl konuşulduğunu, nasıl tepki verildiğini…
Sonra bir bakmışsın, yetişkin dünyasının dili evin içine taşınmış.
Şimdi bir an durup düşünmek gerekiyor: Bu içerikler tamamen kötü mü? Hayır. Kayıp bir insanın bulunması, bir dolandırıcılığın ortaya çıkması, bir adaletsizliğin görünür olması elbette önemli.
Ama mesele şu: Bu içeriklerin tamamı “drama”ya dönüşünce, gerçeklik hissi bulanıklaşıyor.
Bir noktadan sonra her şey olay, her şey kriz, her şey tartışma oluyor.
Oysa hayat böyle bir şey değil.
Hayatın büyük kısmı sessizdir aslında. Üretimdir, gündelik rutindir, küçük başarılar, küçük sorunlar, normal akıştır. Ama ekran bunu göstermeyince, insan sadece uç noktaları gerçek sanmaya başlıyor.
Peki alternatif yok mu?
Olmaz olur mu.
Aynı saatlerde aile içi iletişim konuşulabilir. Bir psikolog çıkıp gerçekten işe yarayan şeyleri anlatabilir. Bir girişimci kendi hikâyesini paylaşabilir. Ev ekonomisi, dijital beceriler, meslek öğrenme yolları konuşulabilir.
Hatta daha basit: İnsanlara sadece “nasıl daha iyi yaşanır” bunu anlatan programlar yapılabilir.
Ama burada kritik mesele şu: Bu içerikler reyting alır mı?
Asıl tartışma da bu zaten. Çünkü televizyon çoğu zaman “izlenen”e göre şekilleniyor, “iyi olan”a göre değil.
O yüzden mesele sadece gündüz kuşağı değil. Mesele neyi ödüllendirdiğimiz.
Eğer sürekli kriz konuşulan içerikler ödüllendiriliyorsa, ekran da kriz üretmeye devam ediyor.
Ama eğer bilgi, üretim, çözüm konuşulursa… ekran da zamanla değişmek zorunda kalıyor.
Belki de çok büyük bir şey istemiyoruz.
Sadece biraz daha az bağırılan, biraz daha az krizli, biraz daha fazla normal hayat anlatılan bir ekran.
Çünkü gerçek hayat zaten yeterince yoğun. Üstüne bir de ekranın sürekli gerilim yüklemesine gerçekten gerek var mı, orası tartışılır.
Ve belki de en basit soru şu:
Biz ekrandan ne istiyoruz… haber mi, hayat mı, yoksa sadece gürültü mü?