İşçi Sınıfının Hafızasındaki NATO Tortusu

İşçi Sınıfının Hafızasındaki NATO Tortusu

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 9, 2026 - 10:59

Bugün bu topraklarda kime dokunsanız geçimden, adaletsizlikten ve ayın sonunu getirememekten dert yanıyor. Fabrikalarda, madenlerde, plazalarda bir ömür tüketen emekçinin hakkı, her geçen gün biraz daha kuşa çevriliyor.

Peki, milyonlarca işçinin örgütlü gücü olması gereken yapılar nerede?

Neden bu devasa çarkın altında ezilenlerin sesi soluğu çıkmıyor?

Aslında bugünlerde bakıyorum da herkes NATO’yu bir şekilde, kendi meşrebince eleştiriyor. Siyasi nutuklarda, televizyon ekranlarında jeopolitik tahliller havada uçuşuyor.

Ben ise bu yazıda NATO’nun sadece bilinen askerî gücünü, silahlarını ya da üslerini konuşmak istemiyorum.

Benim derdim, bu şemsiyenin Türkiye halklarına ve özellikle de işçi sınıfına yaşattığı o sinsi, derin ve olumsuz etkileri gözler önüne sermek.

Çünkü bu devasa sömürü çarkının altında ezilenlerin neden sesinin çıkmadığı sorusunun cevabı, Türkiye işçi sınıfının hafızasına kazınmış iki kavramda gizlidir:

Sarı sendikacılık ve NATO.

Bizler genellikle NATO’yu sadece askerî üslerle, savaş uçaklarıyla ya da sınır ötesi operasyonlarla anarız. Oysa bu şemsiye, 1952’de Türkiye’nin NATO’ya katılmasından bu yana, yalnızca askerî değil; toplumsal ve sınıfsal hayatı da şekillendiren bir unsur olarak değerlendirilmiştir.

Türkiye’nin NATO’ya girdiği o kritik dönem, aynı zamanda "makbul ve uysal" bir işçi hareketi oluşturulmaya çalışıldığı yönündeki değerlendirmelerin de başlangıç noktası olarak görülmektedir.

Soğuk Savaş yıllarının yoğun antikomünizm atmosferini hatırlayalım.

Bu dönemde birçok yorumcuya göre en büyük endişe, işçi hareketlerinin güçlenmesi, sınıf bilincinin gelişmesi ve örgütlü hak arama mücadelesinin büyümesiydi.

İşte tam bu noktada devreye, "Amerikan tarzı sendikacılık" olarak adlandırılan modelin girdiği yönünde değerlendirmeler yapılmaktadır.

İşçiyi siyasetten uzaklaştıran, mücadeleyi yalnızca ücret pazarlığına indirgeyen ve sınıf bilincini zayıflattığı öne sürülen bu modelin, sonraki yıllarda "sarı sendikacılık" olarak anılan anlayışın temelini oluşturduğu savunulmaktadır.

Bu görüşe göre, işçiden çok işverenin ve mevcut düzenin çıkarlarını önceleyen sendikal yapıların ortaya çıkması da bu dönemin bir sonucudur.

Nitekim dikkat çekici bir tarihî tesadüf bulunmaktadır.

Türkiye’nin NATO’ya kabul edildiği 1952 yılında Türk-İş de kurulmuştur.

Bu durumun tesadüf olmadığını savunan birçok araştırmacı, dönemin uluslararası siyasi atmosferi içerisinde Amerikalı sendikal kuruluşların ve çeşitli dış aktörlerin etkisine dikkat çekmektedir.

Bu bakış açısına göre, işçi hareketlerinin kontrol altında tutulması amaçlanmış; işçi haklarını savunması beklenen yapılar zaman içerisinde bürokratikleşmiş ve mücadele gücünü kaybetmiştir.

İşçi hak aramak istediğinde karşısına yalnızca işveren değil, kendi aidatıyla ayakta duran sendikal bürokrasiyi de bulmuştur.

Bu değerlendirmelere göre NATO’nun askerî yapılanmasının yanında, ideolojik etkisinin de çalışma hayatına yansıdığı ileri sürülmektedir.

Zaman içerisinde bu anlayışa alternatif olarak DİSK gibi daha mücadeleci bir çizgide olduğunu ifade eden sendikal yapılar ortaya çıktı.

İlk yıllarında anti-emperyalist söylemleriyle dikkat çeken bu yapılar, meydanlarda "NATO'ya Hayır" sloganları attılar.

Ancak bugün geriye dönüp bakıldığında, yazarın değerlendirmesine göre bu yapıların da beklenen dönüşümü sağlayamadığı görülmektedir.

Eğer gerçekten iddia ettikleri gibi işçinin yanında kararlı bir duruş sergileyebilselerdi, bugün Türkiye'deki emek mücadelesinin çok farklı bir noktada olacağı düşünülmektedir.

Yazarın kanaatine göre zamanla bu yapılar da sendikal bürokrasiye, koltuk mücadelelerine ve siyasi çekişmelere teslim oldular.

İşçi fabrikada ve şantiyede yalnız bırakılırken, sendikaların önemli bir kısmı açıklamalar yapmakla yetindi.

Sonuç olarak, Türk-İş ile başlayan yapının, alternatif olarak görülen sendikal yapıların da etkisizleşmesiyle birlikte kurumsallaştığı yönünde eleştiriler yapılmaktadır.

Bugün de tabloyu değiştiren fazla bir şey olmadığı ifade edilmektedir.

Savunma sanayisi ve askerî harcamalar için milyarlarca liralık bütçeler ayrılırken, milyonlarca çalışan geçim sıkıntısıyla mücadele etmektedir.

Asgari ücretliler açlık sınırının altında yaşam mücadelesi verirken, sendikal yapıların yeterince güçlü tepki göstermediği yönünde eleştiriler dile getirilmektedir.

Yazara göre ister "sarı sendika" olarak nitelendirilen yapılar olsun, ister kendisini ilerici olarak tanımlayan sendikal oluşumlar olsun; mevcut tablo karşısında etkili bir mücadele ortaya koyamamaktadır.

Şunu artık çok net görmek zorundayız:

Türkiye'de emeğin sömürülmesine karşı çıkmak yalnızca işverenle ücret pazarlığı yapmak değildir.

Gerçek bir emek mücadelesi; aynı zamanda ülkenin bağımsızlığı, ekonomik karar alma süreçleri ve işçi hareketleri üzerindeki dış ve iç etkilerin de sorgulanmasını gerektirir.

Yazara göre, işçi hareketleri üzerindeki bu etkiler ve sendikal yapılar tartışılmadan, çalışma hayatında kalıcı bir adaletin sağlanması mümkün görünmemektedir.

Biz sustukça, başkaları bizim adımıza karar vermeye devam edecektir.

Belki de artık mesele yalnızca hak aramak değil; bu düzeni yeniden sorgulama cesaretini gösterebilmektir.