İYİLİK YAPTIM, KÖTÜLÜK BULDUM!

İYİLİK YAPTIM, KÖTÜLÜK BULDUM!

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Ekim 28, 2026 - 18:02

İyiliğin kıymeti bilinmediğinde, dedikodular dostlukları zehirlediğinde ve insan kendi vicdanıyla yüzleştiğinde.....

İnsanlara yardım etmek herkesin harcı değildir. Bir insanın en zor gününde yanında durmak, maddi ve manevi desteğini esirgememek, düştüğünde elinden tutmak; yalnızca insanlığın değil, Allah katında da büyük bir kıymetin göstergesidir. Çünkü gerçek iyilik, herkesin alkışladığı günlerde değil, kimsenin yanında durmadığı zamanlarda yapılır.

Ancak gözden kaçırdığımız önemli bir gerçek var: Ahir zamanın içinden geçiyoruz. İnsanların sabrının sınandığı, güvenin zedelendiği, niyetlerin sorgulandığı ve iyiliklerin bile bazen bir hesap defterine dönüştürüldüğü zor bir dönemde yaşıyoruz.

Çevremizde sıkça duyduğumuz bir cümle vardır:

“İyilik yaptım, ihanete uğradım. İyilik yaptım, kötülük buldum.”

Ben de yıllarca bu sorunun cevabını aradım. İnsan neden kendisine yardım eden kişiye karşı nankörleşir? Bir insanın emeğini neden görmezden gelir? Kendisine uzatılan eli neden bir gün suçlama aracı hâline getirir?

Bu soruların cevaplarını ararken çok okudum, araştırdım, akademik çalışmaları inceledim. Sonra kendi hayatıma dönüp baktım. Bir zamanlar unuttuğumu sandığım iyilikler, yaşadığım kırgınlıklar ve içime attığım gözyaşları birer birer hafızamda canlandı.

Sanki Rabbim bana, “Aradığın cevabı biraz da kendi yaşadıklarında ara.” diyordu.

Oysa ben, kötülüklerden ders alıp iyilikleri unutarak yoluma devam etmeyi tercih etmiştim. Yapılan iyiliği de kötülüğü de sürekli hatırlamanın insanı yorduğunu düşünüyordum. Fakat unutmak, yaşananlardan ders çıkarmamak demek değildi. Bazen insanın geçmişiyle yüzleşmesi, kendisini daha iyi tanıması için gerekiyordu.

Ve ben yüzleştim.

Bir insanın emeği nasıl inkâr edilir?

Ömrüm boyunca kime iyilik yaptıysam, bir süre sonra çoğu zaman kendimi kırılmış, üzülmüş ve pişman olmuş buldum. Her seferinde kendi kendime, “Bir daha kimse için bu kadar uğraşmayacağım.” dedim. Sonra bir başkasının zor gününü gördüm ve yine dayanamadım.

Geçmişimde, bir arkadaşımın lise ödevlerini sabahlara kadar yaptığım günler vardı. Kendi işlerimi bırakır, onun derslerine yardım ederdim. Şiirlerimi paylaşır, başarı kazanmasına katkıda bulunurdum. Okul birinciliği elde etmesi için elimden geleni yapardım. O üniversiteyi kazandı, eğitimini sürdürdü. Ben ise başörtüm nedeniyle eğitim hayatımda türlü zorluklarla karşılaştım; okumak için mücadele verdim.

Bir gün, kendi başarısını anlatırken bana, “Ben çok zekiyim, onun için kazandım. Sen miyim ben?” anlamına gelen sözler söyledi.

İçim acıdı. Çünkü mesele onun başarılı olması değildi. Ben onun başarısına sevinmiştim. Mesele, birlikte verilen emeğin yok sayılmasıydı.

Ona, “Peki, o zaman aldığın notlar, yaptığın ödevler, kazandığın başarılar neydi? Bir matematik sorusunu çözmekte zorlandığın günleri unuttun mu?” diye sordum.

Belki de o gün anladım: Bazı insanlar, kendilerine uzatılan eli tutar ama o eli uzatan kişiyi hatırlamak istemez. Çünkü hatırlamak, bazen bir vefa borcunu kabul etmeyi gerektirir.

Oysa ben hiçbir zaman yaptığım iyiliğin karşılığında bir makam, bir unvan veya bir menfaat beklememiştim. İstediğim tek şey, emeğimin inkâr edilmemesi ve insanlığın hatırının korunmasıydı.

Bir insanın zor gününde yanında olmak, onun hayatına sahip olmak değildir

Bir başka mesai arkadaşım işe hamile olarak başlamıştı. Onu yormamak için en hafif görevleri vermeye çalıştım. Nöbetlerinde daha sakin yerlerde bulunmasını sağladım. Yapması gereken işler olduğunda kendi işlerimi bırakıp yardımcı oldum.

Eşi şiddet uyguladığında koşarak yanına gittim. Bebeği dünyaya geldiğinde ihtiyaçlarını karşılamak için arkadaşlarımla birlikte para topladık. Beşiğinden bebek arabasına, evinin ihtiyaçlarından bebeğin diğer gereksinimlerine kadar elimizden geleni yaptık.

Üstelik o dönemde benim de ağır sorumluluklarım vardı. Annemin yokluğunda bir bebeğin sorumluluğunu üstlendiğim, kendi hayatımın yükünü taşımaya çalıştığım günlerdi. Buna rağmen elimde ne varsa paylaştım.

Boşandı, sağlık sorunları yaşadı, işini kaybetti. Yine yanında oldum. Yeniden işe başlamasına yardımcı olmak için çaba gösterdim.

Ancak zamanla ilişkimiz, karşılıklı saygıdan uzaklaşan bir noktaya geldi. Bir dönem birlikte emek verdiğimiz iş hayatında, güç ve makam üzerinden kurulan cümlelerle karşılaştım. Verdiğim desteğin, sanki karşımdaki insanın istediği zaman beni yönetebilmesine imkân tanıyan bir hakmış gibi görülmesi beni derinden yaraladı.

Oysa ben ona yardım ederken gelecekteki konumunu değil, o günkü ihtiyacını düşünmüştüm.

Bir insanın zor gününde elinden tutmak, ona ömür boyu hayatını yönetme hakkı vermek değildir. Yardım etmek, karşılığında itaati satın almak olmadığı gibi, yardım alanın da kendisine destek olan kişiyi küçümseme hakkı yoktur.

Ne yazık ki bazen iyilik, yanlış ellerde bir vefa duygusu doğurmak yerine güç mücadelesinin malzemesine dönüşebiliyor.

İyilik yaptım, suçlu oldum!

Bir gün babamın mağazada soğukta titreyerek çalışan genç bir kıza acıdığını hatırladım. Bana, imkân varsa ona da destek olmamı söylemişti. Henüz on sekiz yaşındaki o genç kızı yanıma aldım. İşin sorumluluğu bende olduğu için bildiklerimi öğretmeye, onu yetiştirmeye çalıştım.

Fakat zamanla iş yerindeki kurallara uyulmaması ve başka sorunların ortaya çıkması nedeniyle iş ilişkisi sona erdi. Sonrasında bana yöneltilen suçlamalar, bütün yaşananları tek bir cümleye indirgiyordu:

“Sen beni durdurmadın, sen işten çıkardın!”

Oysa benim görevim, birini korumak adına kuralları görmezden gelmek değil; hem insani yaklaşımı hem de işin gerekliliklerini birlikte gözetmekti.

İşte o zaman bir başka gerçeği gördüm: Bazı insanlar kendilerine sunduğunuz imkânı bir fırsat olarak değil, sonsuza kadar devam etmesi gereken bir hak olarak değerlendirebiliyor. İşler istedikleri gibi gitmediğinde ise geçmişte gördükleri desteği unutup sizi suçlayabiliyorlar.

Peki, bütün bunlardan sonra insan iyilik yapmaktan vaz mı geçmeli?

Hayır!

Fakat iyiliğin yanına aklı, vicdanın yanına sınırları, merhametin yanına da hakkaniyeti koymayı öğrenmeli.

Asıl muhasebe: Bana yapılan iyilikler karşısında ben ne yapıyorum?

İşte benim için en önemli yüzleşme burada başladı.

Yıllarca başkalarına yaptığım iyiliklerin nasıl karşılandığını düşündüm. Ardından kendime şu soruyu sordum:

“Peki Nur, sana iyilik yapanlara sen nasıl davranıyorsun?”

Bana bir bardak su verenin bile hatırını gözetmeye çalıştım. İş yerinde bana güvenen, sorumluluk veren, emeğimi destekleyen insanların hakkını teslim etmek için çabaladım. Bazen kendi işimi bile fazlasıyla sahiplenerek bana duyulan güveni boşa çıkarmamaya çalıştım.

Sonra en zor günlerimde yanımda olan insanları düşündüm.

İşsiz kaldığımda, annemin hastane süreçlerinde ve annemin vefatından sonra bana maddi ve manevi destek veren dostlarım vardı. Onların emeklerini inkâr edemem. İyi ki yanımda oldular. İyi ki zor zamanlarımda elimi tuttular.

Ancak zaman içinde bazı ilişkilerimde başka bir sorun ortaya çıktı. Bana yapılan iyilikler, zamanla hayatım hakkında sürekli söz söyleme, kararlarımı sorgulama, tercihlerime müdahale etme ve benden belirli davranışlar bekleme hakkı gibi sunulmaya başladı.

İşte o noktada kendime yeniden sordum:

Bir insan bana iyilik yaptı diye benim hayatımı yönetme hakkına sahip olur mu?

Hayır!

Bir insanın zor gününde yanında olmak ne kadar kıymetliyse, o insanın yeniden ayağa kalktığında kendi kararlarını verebilmesine saygı duymak da o kadar kıymetlidir.

İyilik, insanı borçlu hissettiren bir zincire dönüşmemelidir. Minnet duymak başka, özgürlüğünden vazgeçmek başkadır. Vefa göstermek başka, her talebe boyun eğmek başkadır.

Birine teşekkür etmek için kendimizi sürekli ispatlamak zorunda değiliz. Bize yapılan iyiliği hatırlamak, bize yapılan haksızlığa sessiz kalmamızı gerektirmez.

Her iyilik borç, her itiraz nankörlük değildir

Bazen insan, kendisine yapılan iyiliklerin altında o kadar ezilir ki kendi düşüncelerini ifade etmekten çekinir. “Bana bu kadar destek oldu, şimdi karşı çıkarsam nankörlük mü etmiş olurum?” diye düşünür.

İşte bu düşünce, zamanla insanın kendi sesini kaybetmesine neden olabilir.

Oysa bir insanın size iyilik yapmış olması, sizin her söylediğinizi onaylamasını gerektirmediği gibi, sizin de her istediğini yapmanızı gerektirmez.

Size “Hayır.” dediğinde sizi sevmediği anlamına gelmeyebilir. Sizinle aynı fikirde olmadığında düşmanınız olmayabilir. Bir kararınıza itiraz ettiğinde sizi küçümsemiyor olabilir.

Belki de sizin için daha doğru olduğuna inandığı bir yolu savunuyordur.

Aynı şekilde siz de birine “Hayır.” dediğinizde kötü bir insan olmazsınız. Kendi sınırlarınızı koruduğunuz için nankörlükle suçlanmanız, gerçekten nankör olduğunuz anlamına gelmez.

İyiliğin karşılığı, insanın iradesini teslim etmesi değildir.

Bize iyilik yapan insanı hayırla anmak, onun için dua etmek, ihtiyaç duyduğunda imkânımız ölçüsünde yanında olmak bir vefa biçimidir. Fakat her iyiliğin ardından yeni bir iyilik yapma mecburiyeti hissetmek, bir süre sonra hem insanı hem de ilişkinin doğallığını yıpratır.

İyiliği bir borç senedine dönüştürmeyelim. Ne veren kendisini üstün görsün ne alan kendisini ömür boyu mahkûm hissetsin.

Dedikodu: Yılların emeğini bir cümleyle yok eden görünmez düşman

Bütün bu yaşadıklarımı düşünürken bir başka gerçeği de fark ettim: İnsanların birbirine karşı değişmesinde bazen doğrudan yaşanan olaylardan çok, üçüncü kişilerin taşıdığı sözler etkili oluyor.

Bir insanın yanında başka, arkasından başka konuşanlar; duyduklarını araştırmadan aktaranlar; bir cümleyi bağlamından koparıp farklı anlamlara büründürenler…

Dedikodu, yalnızca bir insanın itibarını zedelemez. Yıllar boyunca kurulmuş dostlukları, ortak emekleri ve karşılıklı güveni de yıkabilir.

Bazen iki insan arasında hiçbir sorun yoktur. Birlikte çalışırlar, birbirlerini takdir ederler, güzel işler yaparlar. Sonra birileri devreye girer.

“Sen ona bu kadar iyilik yaptın ama bak, senin programına gelmedi.”

“Sen onun için uğraştın ama o başkalarıyla projeler yapıyor.”

“Daha dün tanıdığı insanları övüyor, seni görmezden geliyor.”

Bir anda iyiliklerin hesabı tutulmaya başlanır. Yapılan çalışmalar bir sadakat sınavına dönüştürülür. İnsanlardan yalnızca destek görmek değil, her durumda kendilerini tercih etmeleri beklenir.

Oysa bir insanın başka bir programa katılması, başka insanlarla proje yapması veya bir başkasını takdir etmesi, kendisine daha önce destek olan kişiyi değersiz gördüğü anlamına gelmez.

İnsanların dostlukları, yalnızca kimin hangi programa katıldığına göre ölçülemez. Bir kişinin bütün ilişkilerini tek bir merkeze bağlamak, vefayı sahiplenmeyle karıştırmaktır.

Daha da acısı, başkalarının dolduruşuna gelen insanların yılların hatırını bir anda silmesidir.

Dün birbirine güvenen insanlar bugün neden düşman olur?

Bazen bir yanlış anlaşılma yüzünden. Bazen kıskançlık yüzünden. Bazen de başkasının taşıdığı sözleri araştırmadan doğru kabul ettikleri için…

Dedikodu, iyi niyetli insanların arasına şüphe tohumları eker. Şüphe büyüdükçe güven azalır. Güven azaldıkça en masum davranış bile kötü yorumlanmaya başlanır.

Bir zamanlar iyilik olarak görülen davranışlar, sonradan farklı anlamlara çekilir. İnsan, hiç söylemediği sözlerin ve hiç taşımadığı niyetlerin hesabını vermek zorunda kalır.

Bu yüzden bir söz duyduğumuzda hemen hüküm vermek yerine muhatabına sormalıyız.

“Bana böyle söylendi, gerçekten böyle mi düşündün?”

Belki de tek bir soru, yılların dostluğunu kurtaracaktır.

Peki, insanın bir duruşu olmayacak mı?

Yıllar önce bir hocam bana şöyle demişti:

“Nur, insanın bir duruşu olmalı. Sana kötülük yaptıklarında dik durup sınırını çizmezsen, bir süre sonra seni ezmeye başlarlar.”

O zamanlar bu sözün anlamını bugünkü kadar derinden kavrayamamıştım.

Çünkü ben, bana yapılan iyilikleri hatırladıkça susmayı; en zor günümde yanımda olan insanları kırmamak için kendimi geri çekmeyi tercih ediyordum. Bir tartışmada haklı olsam bile geçmişte gördüğüm desteği düşünüp sesimi kısmaya çalışıyordum.

Fakat zamanla şunu anladım: İnsan, bir başkasının iyiliğini unutmadığı için kendisine yapılan haksızlığı da kabul etmek zorunda değildir.

Had bildirmek, hakaret etmek veya intikam almak değildir. Bazen yalnızca “Bu şekilde konuşmanı kabul etmiyorum.” diyebilmektir.

Bazen “Bana destek olduğun için sana minnettarım ama bu karar benim.” diyebilmektir.

Bazen de tartışmayı uzatmadan geri çekilmek, mesafeyi korumak ve herkesin kendi davranışının sorumluluğunu üstlenmesine izin vermektir.

İyiliğin kıymetini bilmek, haksızlığa boyun eğmek değildir. Saygılı olmak, kendine saygıyı kaybetmek değildir. Merhametli olmak, başkalarının bütün davranışlarına katlanmak değildir.

İnsan hem iyi kalabilir hem de sınırlarını koruyabilir.

İyilik yapmaktan vazgeçmeyin ama kendinizi de unutmayın

Bugün geriye dönüp baktığımda, yaşadığım her kırgınlığın bana bir şey öğrettiğini görüyorum.

İnsanların hepsini aynı kefeye koymamayı öğrendim. Herkese aynı ölçüde güvenmemek gerektiğini anladım. Bir insanın zor gününde yanında olmanın kıymetini bildiğim kadar, onun da benim sınırlarıma saygı göstermesinin önemli olduğunu kavradım.

En önemlisi de yaptığım iyiliklerin karşılığını insanlardan beklemek yerine, niyetimi ve davranışımı kendi vicdanımda tartmayı öğrendim.

Elbette insan, emeğinin görülmesini ister. Kırıldığında üzülür, ihanete uğradığında sarsılır. Bunlar insan olmanın bir parçasıdır. Ancak yaşadığımız hayal kırıklıkları, bizi merhametsizliğe sürüklememelidir.

Bir insan nankör çıktı diye bütün insanlara sırtımızı dönmemeliyiz. Bir dostumuz bizi yanlış anladı diye herkesten şüphe etmemeliyiz. Birileri iyiliğimizi kötüye kullandı diye iyiliğin kendisini suçlamamalıyız.

Bunun yerine daha bilinçli olmalıyız.

Yardım ederken kendi gücümüzü, imkânlarımızı ve sınırlarımızı gözetmeliyiz. Karşımızdaki insanın sorumluluklarını tamamen üstlenmemeliyiz. İyilik yapmayı bir üstünlük göstergesi hâline getirmemeli, yapılan iyiliği de başkasının üzerinde bir tahakküm aracına dönüştürmemeliyiz.

Çünkü gerçek iyilik, karşısındakini kendisine bağımlı kılmak değil, güçlenmesine destek olmaktır.

Gerçek vefa, bir insanın her kararını yönetmek değil, kendi yolunu çizmesine saygı duymaktır.

Gerçek dostluk ise üçüncü kişilerin sözleriyle değil, doğrudan iletişimle ayakta kalır.

Son söz: Ben iyiliğimden vazgeçmeyeceğim, fakat kendimden de vazgeçmeyeceğim!

Artık biliyorum ki her iyiliğin karşılığı iyilik olmayabilir. Her insan emeğin kıymetini bilemeyebilir. Her dost, her zaman dost kalamayabilir. Bazen en çok destek olduğunuz kişi sizi en fazla incitebilir. Bazen de size yapılan iyiliklerin hatırı, hiç hak etmediğiniz davranışlara sessiz kalmanız için önünüze konulabilir.

Fakat bunların hiçbiri, iyiliğin değersiz olduğu anlamına gelmez.

Ben artık ne yaptığım iyilikleri insanların başına kakacağım ne de bana yapılan iyilikleri hayatım boyunca taşımam gereken bir yük olarak göreceğim.

Bana destek olanı hayırla anacağım. İmkânım olduğunda karşılık beklemeden yardım edeceğim. Ancak kimsenin iyiliği adına kendi onurumu, irademi ve huzurumu feda etmeyeceğim.

Hakkımda söylenen her söze cevap vermek zorunda olmadığımı, her yanlış anlaşılmayı düzeltmek için ömrümü tüketemeyeceğimi ve her insanın beni anlamasını sağlayamayacağımı da öğrendim.

Niyetimi Allah bilir. Ben de davranışlarımı O'nun huzurunda tartarım. İnsanların hükmü değişebilir; fakat vicdanın terazisi insanın kendisinden kaçamayacağı bir yerdedir.

Birbirimize iyilik yapalım. Ama yaptığımız iyiliklerle insanları borçlandırmayalım.

Bize iyilik yapanlara vefalı olalım. Ama vefayı boyun eğmekle karıştırmayalım.

Bir söz duyduğumuzda hemen inanmayalım. Bir insanı mahkûm etmeden önce kendisini dinleyelim. Yılların emeğini bir dedikodunun gölgesinde bırakmayalım.

Ve en önemlisi…

İyilik yapmaktan vazgeçmeyelim; fakat iyilik yaparken kendimizi de kaybetmeyelim.

Çünkü insanın en büyük imtihanlarından biri, kötülük gördüğünde iyi kalabilmek; bir diğeri ise iyi kalırken kendisine yapılan haksızlığa sınır çizebilmektir.

Ezcümle, İyilik, insanın karakterini gösterir. Nankörlük, karşısındakinin tercihidir. Sınır koymak ise insanın kendisine duyduğu saygının ifadesidir.

Benim vardığım sonuç şu:

İyilik yaptım diye pişman olmayacağım. Bana iyilik yapıldı diye mahkûm hissetmeyeceğim. Dedikodular yüzünden dostluklarımı harcamayacağım. Ve kim ne yaparsa yapsın, iyi insan olma gayretimden vazgeçmeyeceğim.

Ama artık şunu da biliyorum: Herkese el uzatabilirim; fakat herkesin beni çekiştirmesine izin vermek zorunda değilim.

Her insanın derdine ortak olabilirim; fakat herkesin yükünü ömür boyu taşımak zorunda değilim.

Herkesi sevebilirim; fakat herkesin hayatımı yönetmesine izin vermek zorunda değilim.

Çünkü iyilik bir erdemdir, kendinden vazgeçmek değil. Vefa bir güzelliktir, esaret değil. Merhamet bir değerdir, sınırsızca incinmeye razı olmak değil.

Rabbim bizleri iyiliği başa kakmayanlardan, iyiliği inkâr etmeyenlerden, dedikoduyla gönülleri birbirine düşürmeyenlerden ve merhametini korurken onurunu da muhafaza edebilenlerden eylesin. Âmin.