Kazanılmış hakların tersten budanması: Engelli emekliliği bir lütuf değil, alın teridir
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türkiye’de sosyal devlet olmanın, dezavantajlı grupları korumanın ve insanca yaşama hakkının anayasal bir güvence altında olduğunu biliyoruz. Ancak bugün, mevzuattaki boşluklar ve uygulamadaki aksaklıklar nedeniyle binlerce engelli vatandaş, en temel anayasal haklarından biri olan emeklilik sürecinde ciddi tıkanıklıklar yaşıyor. Bir sabah uyandığınızda, yıllarca verdiğiniz emeğin ve çektiğiniz bedensel zorlukların ardındaki güvencenin, bir kanun değişikliğiyle belirsizliğe gömüldüğünü görüyorsunuz. Bu durum, sadece bireysel bir mağduriyet değil; sistemin işleyişindeki derin koordinasyonsuzluğun açık bir göstergesidir.
Ben de bir Tip-2 diyabet (şeker) hastasıyım. Aynı zamanda yaşam kalitesini doğrudan etkileyen ağır uyku apnesi tanısıyla geceleri cihaz kullanmak zorundayım. Normal şartlarda bu kronik rahatsızlıklarımın yasal olarak bir karşılığı, sağlık kurulu raporunda bir ağırlığı var. Fakat sistemin getirdiği belirsizlikler, kazanılmış hakların geriye doğru budanması ve emeklilik ihtimalinin adeta bir mucizeye dönüştürülmesi yüzünden, bu hastalıklarımı resmi bir engelli raporuna çevirme gereksinimi bile duymadım. Çünkü biliyorum ki, bugün binbir güçlükle alacağım o rapor, yarın SGK duvarına çarptığında tek bir yazı kâğıdından ibaret kalacak. Benim gibi düşünen, sistemin bu yıpratıcı çarkından yorulup hakkını aramaktan bile vazgeçen binlerce insan var bu ülkede.
Sürecin yürütülüş biçimi, kamu kurumları arasındaki büyük bir çelişkiyi gözler önüne seriyor. Bir engelli çalışan olarak devletin yetkilendirdiği tam teşekküllü hastanelerden heyet raporu alıyorsunuz. Ardından Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı bu raporu titizlikle inceleyip onaylıyor ve size "Vergi İndirimi Hakkı" tanıyor. Yıllarca bu resmi hakka ve devletin kurumlarına güvenerek, engelinize rağmen her gün işe gidiyor, prim ödüyorsunuz. Gününüz dolup emeklilik dilekçenizi verdiğinizde ise Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), diğer kurumların onayladığı bu süreçleri göz ardı ederek sizi sıfırdan, yeniden hastaneye sevk ediyor ve bambaşka kriterlere göre değerlendirerek “Çalışma gücü kaybın yok” diyor. Bu durum, kamuda süreklilik ve güvenilirlik ilkeleriyle ne kadar bağdaşmaktadır? Aynı devletin bir kurumu raporu onaylarken, bir diğer kurumun bu süreci baştan başlatması, engelli bireyleri zaten büyük zorluklarla eriştikleri hastane koridorlarında, tekerlekli sandalyelerde ve sedyelerde yeniden yıpratıcı bir sürece zorlamaktadır. Yıllar içinde bedenen daha da zorlanan, kronik hastalığı ilerleyen bir insana "Yeniden rapor al" demek, sahadaki gerçeklerle örtüşmemektedir. Zira tıp değişmediği gibi, kronik rahatsızlıklar veya kalıcı bedensel engeller de ortadan kalkmamaktadır.
Özellikle Ekim 2008 öncesi sigorta girişi olan ve kazanılmış hakları yasal koruma altında bulunması gereken binlerce insan, bugün torba yasaların ve ucu açık mevzuat düzenlemelerinin getirdiği karmaşanın kurbanı oluyor. Kurumlar arası değerlendirme farkları ve hastanelerin değişen sağlık kurulu kriterleri neticesinde, geçmişte %80 engelli raporu olan bir vatandaşın oranı yeni kriterlerle %40’ın altında değerlendirilebiliyor. Sonuçta bu insanlar ne emekli olabiliyor ne de mevcut sağlık durumlarıyla yeni bir iş bulabiliyor; kelimenin tam anlamıyla bir belirsizliğin ortasında bırakılıyorlar.
Bu bürokratik çarkın yarattığı psikolojik ve sosyal tahribat ise maddi kriterlerle ölçülemeyecek kadar büyüktür. Yıllarca bu ülkenin üretimine katkı sunan, engeline rağmen hayata tutunmaya çalışan insanları, sistemin açıklarını kapatmak adına sürekli bir denetim ve şüphe sarmalına almak toplumsal vicdanı zedelemektedir. Engelli Emeklilik Dayanışma Derneği (EMED) gibi sivil toplum kuruluşlarının haklı feryadı, işte bu koordinasyonsuzluğa ve adaletsiz işleyişe karşı yükselen yasal bir itirazdır. Olay artık sadece teknik bir mevzuat sorunu olmaktan çıkmış, sosyal devlet ilkesinin tam anlamıyla hayata geçirilmesi gereken bir insani gereklilik halini almıştır.
Buradan yetkililere ve karar verici makamlara sesleniyorum: Engelli vatandaşlarımızın emeklilik hakkı bir lütuf veya sadaka değil; alın terinin, emeğin ve anayasal güvencenin bir karşılığıdır. Kağıt üzerindeki iyileştirmeler sahada karşılık bulmadığı sürece anlamını yitirir. Kurumlar arasındaki bu bürokratik uyuşmazlıklara, mükerrer rapor zorunluluklarına ve hak kayıplarına derhal bir çözüm getirilmelidir. Çünkü gerçek bir adalet, toplumsal hayatın en hassas halkalarını koruyabildiği ölçüde güçlüdür.