Nefretin Kazananı Yoktur: Hayvanseverler Değil, Hayvan Nefretini Yaygınlaştıran Dil Toplumsal Gerilimi Besliyor
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türkiye’de sokak hayvanları meselesi uzun yıllardır kamuoyunun gündeminde yer alan, hukuki, idari, sosyal ve vicdani boyutları bulunan çok yönlü bir konudur. Bu mesele; kamu güvenliği, yerel yönetimlerin sorumlulukları, hayvan refahı, şehirleşme politikaları ve toplumsal yaşam kültürü gibi birçok başlığı aynı anda içinde barındırmaktadır. Böylesine kapsamlı bir konuda farklı görüşlerin ortaya çıkması doğaldır. Demokratik toplumlarda çözüm arayışları da zaten farklı fikirlerin hukuk zemininde tartışılmasıyla gelişir.
Ancak son dönemde dikkat çeken önemli bir değişim yaşanmaktadır. Tartışmalar çözüm ekseninden uzaklaşarak giderek daha sert, daha kutuplaştırıcı ve daha fazla nefret üreten bir dile dönüşmektedir. Oysa kamu politikalarını eleştirmek başka bir şeydir; canlılara karşı kin ve nefret üretmek bambaşka bir şeydir. Bu iki alan birbirine karıştırıldığında yalnızca sokak hayvanları değil, toplumsal huzur da zarar görmektedir.
Bugün üzerinde durulması gereken temel mesele tam da budur.
Hayvanseverleri toplumsal gerilimin kaynağı gibi göstermeye çalışan söylemler, gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü hayvanseverlerin temel itirazı herhangi bir siyasi görüşe, belediyeye ya da devlet kurumuna değil; hayvanlara yönelik şiddetin normalleşmesine yöneliktir.
Bir kedinin tekmelenmesine, bir köpeğin işkence görmesine, aç bırakılmasına, diri diri yakılmasına veya öldürülmesine tepki göstermek ideolojik bir tercih değildir. Bu, insan olmanın en temel ahlaki sorumluluklarından biridir. Hukuk devletinde yaşam hakkı yalnızca insanlar arasında değil, korunması gereken tüm canlılara yönelik sorumluluk bilincini de kapsayan etik bir anlayışın parçasıdır.
Tam da bu nedenle hayvanseverlerin gösterdiği tepki meşrudur.
Çünkü onların mücadelesi bir üstünlük mücadelesi değil, şiddetin sıradanlaşmasına karşı verilen vicdani bir mücadeledir.
Son yıllarda özellikle dijital platformlarda dikkat çeken başka bir gelişme ise hayvanlara yönelik nefret söyleminin giderek görünür hâle gelmesidir. Başlangıçta yalnızca sokak köpeklerini hedef alan sert söylemler zaman içerisinde kedilere kadar uzanmış; sosyal medyada hakaret, aşağılama ve şiddeti meşrulaştıran ifadeler daha sık görülmeye başlanmıştır.
Bu durum yalnızca hayvanları ilgilendiren bir mesele değildir.
Çünkü nefret dili hiçbir zaman hedefiyle sınırlı kalmaz.
Toplum bilimleri uzun yıllardır aynı gerçeği ortaya koymaktadır: Şiddet, önce dilde başlar. Önce aşağılayıcı ifadeler normalleşir. Daha sonra hakaret sıradanlaşır. Ardından hedef gösterme başlar. Son aşamada ise fiziksel şiddet toplumun belirli kesimleri tarafından olağan karşılanmaya başlanır.
İşte bu nedenle kullanılan kelimeler önemlidir.
Çünkü kelimeler yalnızca düşünceleri değil, davranışları da şekillendirir.
Bir canlıya yönelik sürekli nefret söylemine maruz kalan bireylerin zaman içerisinde şiddeti daha kolay meşru görebildiği, sosyal psikoloji alanındaki birçok çalışmada ortaya konulmuştur. Bir canlıyı değersizleştiren dil, zamanla ona yönelik şiddetin de önündeki psikolojik engelleri azaltmaktadır.
Bu süreç yalnızca hayvanlarla sınırlı değildir.
Tarih boyunca nefret söyleminin yaygınlaştığı her toplumda kutuplaşmanın arttığı, empati duygusunun zayıfladığı ve toplumsal güvenin aşındığı görülmüştür.
Bugün de benzer bir riskle karşı karşıyayız.
Hayvanlara yönelik nefret dili yalnızca hayvanlara zarar vermemektedir. Aynı zamanda çocukların merhamet duygusunu, gençlerin empati yeteneğini ve toplumun ortak vicdanını da olumsuz etkilemektedir.
Çocuklar yalnızca ailelerinden değil, toplumun genel dilinden de öğrenirler. Bir çocuğun sürekli olarak bir canlıya hakaret edildiğini, eziyet görüntülerinin alkışlandığını veya şiddetin mizah konusu hâline getirildiğini görmesi, onun değer dünyasını da doğrudan etkiler.
Bu nedenle mesele yalnızca bugünü değil, geleceği de ilgilendirmektedir.
Merhamet öğrenilen bir değerdir.
Aynı şekilde nefret de öğrenilen bir davranıştır.
Hangi davranışı beslersek gelecekte onu büyütmüş oluruz.
Hiç kuşkusuz kamu güvenliği de devletin temel sorumluluklarından biridir. Vatandaşların can güvenliği korunmalı, risk oluşturan durumlar bilimsel yöntemlerle yönetilmeli ve belediyeler üzerine düşen görevleri eksiksiz yerine getirmelidir. Kısırlaştırma çalışmaları etkin yürütülmeli, sahiplendirme mekanizmaları güçlendirilmeli, kayıt sistemleri geliştirilmeli ve modern bakım merkezleri yaygınlaştırılmalıdır.
Bunların tamamı konuşulabilir.
Bunların tamamı tartışılabilir.
Ancak bu çözüm başlıklarının hiçbirisi hayvanlara yönelik nefreti haklı çıkarmaz.
Hiçbir belediyecilik tartışması bir köpeğe işkence edilmesini meşru gösteremez.
Hiçbir güvenlik tartışması bir kedinin öldürülmesini normalleştiremez.
Hiçbir siyasi görüş şiddeti alkışlayamaz.
Çünkü hukuk devletinde şiddetin meşru olduğu alan yoktur.
Şiddetin normalleşmesi yalnızca mağdura zarar vermez.
Şiddetin normalleştiği toplumlarda insanlar birbirlerine karşı da daha sert hâle gelirler. Empati azalır, öfke yükselir, toplumsal kutuplaşma derinleşir.
Bu nedenle bugün hayvanlara yönelik nefret söylemini küçümsemek aslında geleceğin toplumsal sorunlarını büyütmek anlamına gelir.
Bir başka önemli nokta ise hayvanseverlerin sistematik biçimde hedef gösterilmeye çalışılmasıdır.
Hayvanseverleri toplum düşmanı gibi sunmak gerçeklerle bağdaşmamaktadır.
Çünkü hayvanseverlerin büyük çoğunluğu yalnızca şiddetin son bulmasını, hukukun uygulanmasını ve belediyelerin görevlerini yerine getirmesini istemektedir.
Onların talebi, insan hayatının değersizleştirilmesi değildir.
Tam tersine hem insanın hem de hayvanın güvenliğini sağlayacak sürdürülebilir çözümler üretilmesidir.
Bu nedenle “insan mı, hayvan mı?” şeklindeki yapay kutuplaştırma, çözüm üretmeyen bir söylemdir.
Doğru soru şudur:
İnsan güvenliğini sağlayan, aynı zamanda hayvanlara eziyeti önleyen sistemi nasıl kurabiliriz?
Gerçek çözüm bu sorunun cevabındadır.
Toplumlar yalnızca ekonomik güçleriyle değil, ahlaki refleksleriyle de gelişmiş kabul edilirler.
Bir toplumun en savunmasız canlılarına nasıl davrandığı, aslında kendi medeniyet seviyesini gösteren önemli göstergelerden biridir.
Merhamet zayıflık değildir.
Merhamet, güçlü toplumların ortak karakteridir.
Adalet yalnızca güçlüleri koruduğunda değil, güçsüzleri de koruyabildiğinde gerçek anlamına ulaşır.
Hayvanlara yönelik şiddeti reddetmek yalnızca hayvan haklarını savunmak değildir.
Bu aynı zamanda hukukun üstünlüğünü, toplumsal vicdanı ve ortak yaşam kültürünü savunmaktır.
Çünkü bugün bir hayvana yapılan zulme sessiz kalan toplum, yarın başka adaletsizliklere karşı da aynı sessizliği gösterebilir.
Vicdan parçalanmaz.
Merhamet bölünmez.
Adalet seçici uygulanamaz.
Toplumun ortak vicdanı ancak bütün canlılara karşı geliştirilen adalet anlayışıyla güçlenebilir.
Türkiye’nin bugün ihtiyacı yeni düşmanlık alanları üretmek değildir.
İhtiyaç duyulan şey, sorunları akıl, bilim, hukuk ve vicdan ekseninde konuşabilmektir.
Toplumsal barış öfkeyle kurulmaz.
Toplumsal huzur nefret diliyle inşa edilemez.
Şiddeti alkışlayan hiçbir söylem uzun vadede kazandırmaz.
Çünkü nefret eninde sonunda yalnızca hedef aldığı kesimi değil, onu üreten toplumu da tüketir.
Bugün sokak hayvanları üzerinden kullanılan sert dil yarın başka toplumsal gruplara da yöneltilebilir.
Bu nedenle nefret diline karşı çıkmak yalnızca hayvanları korumak değil, toplumun tamamını korumaktır.
Hayvanseverlerin sesi tam da bu noktada önem kazanmaktadır.
Onların çağrısı çatışmaya değil, hukuka yöneliktir.
Onların mücadelesi kutuplaşmaya değil, vicdana yöneliktir.
Onların itirazı insanlara değil, şiddetedir.
Asıl toplumsal tehdit ise şiddeti küçümseyen, merhameti alaya alan ve hayvanlara yönelik nefreti olağanlaştıran söylemlerdir.
Türkiye’nin güçlü yarınlara ulaşabilmesi yalnızca ekonomik kalkınmayla değil, toplumsal karakterini koruyabilmesiyle mümkündür.
Bir ülkeyi güçlü yapan yalnızca yolları, köprüleri, fabrikaları ya da teknolojisi değildir.
Gerçek güç; hukukun üstünlüğünü koruyabilen, adaleti herkes için işletebilen ve en savunmasız canlıya karşı bile merhamet gösterebilen toplumların sahip olduğu ahlaki dayanıklılıktır.
Bugün şiddeti reddeden her ses, yarının daha güvenli Türkiye’sine yapılmış bir yatırımdır.
Merhameti savunan her insan, yalnızca hayvanların yaşam hakkını değil, insanlığın ortak değerlerini de savunmaktadır.
Bu nedenle sokak hayvanları meselesini nefret üzerinden değil, hukuk, bilim ve vicdan üzerinden konuşmak zorundayız.
Çünkü kazananın nefret olduğu hiçbir tartışmada toplum kazanmaz.
Kazanan yalnızca kutuplaşma olur.
Kaybeden ise ortak vicdanımız, birlikte yaşama kültürümüz ve geleceğimiz olur.