TÜRKİYE’NİN ASIL İHTİYACI: ATATÜRK SÖYLEMİ DEĞİL, ATATÜRK ÇİZGİSİ
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Uğur Mumcu’nun o bilinen meşhur sözü sanıyorum bugün her zamankinden çok daha anlamlı: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz.” Ne var ki Türk toplumu, çok uzun zamandır sorgulamayı pek sevmiyor. Bu nedenle de bilgi edinmek, araştırmak ve sorgulamak yerine; kullanılan sloganlara hayran kalıp içeriğini irdelemeden savunmayı tercih etmektedir.
Yakın geçmişte yaşadığımız yardım dernekleri örneğinde olduğu gibi, içeriği ne kadar zayıf olursa olsun, lider konumundaki bir kişinin “Atatürk” ve “Cumhuriyet” gibi kavramları kullanması geniş kitleleri ikna etmeye yetebilmektedir. Çünkü sorgulama, araştırma ve eleştirel düşünme alışkanlığı, Türk toplumuna eğitim sistemiyle dahi tam olarak kazandırılamamıştır. Bu eksiklik yalnızca siyasette değil, hayatın neredeyse her alanında açıkça görülmektedir.
CHP, bilindiği gibi, Müdafaa-i Hukuk’un devamı olarak Atatürk tarafından kurulduğu için “Atatürk’ün partisi” olarak anılmaktadır. Ancak aynı tanımlama, CHP’den ayrılanların kurduğu Yeni Parti için de kullanılmaktadır. Her iki partinin programına da bakıldığında, 1935’teki CHP programında yer alan vatanın emperyalizme karşı bağımsızlığını, ulus devleti ve ulus kimliğini esas alan maddelerden eser bulunmamaktadır. Peki, sizce Atatürk’le özdeşleştirilen bir partiden beklenen ne olmalıdır?
Her şeyden önce Atatürk’ün Türk ulus kimliğine, üniter devlet yapısına ve “Her fabrika bir kaledir” anlayışına verdiği önem göz önüne alındığında; böyle bir partinin ekonomik ve siyasi bağımsızlığa sahip çıkması, sanayiyi, tarımı, madenleri ve toprak bütünlüğünü koruması beklenir. Türkiye’nin ihtiyacı da tam olarak budur. Oysa yaşananlar bunun tam tersidir. Üstelik bu tutum, Atatürk’ün ilkeleriyle bağdaşmaktan çok uzaktır.
Bir parti düşünün; BOP'un eş başkanı konumundaki bir anlayışla, bu proje kapsamında parçalanan diğer ülkeler gibi Türkiye’nin de ulus devlet yapısını çözmek, Türk kimliğini yok edip ülkeyi federatif bir yapıya dönüştürmek amacıyla ittifak kursun. Üstelik kendisi ve belediyeleri üzerinde ne kadar baskı kurulursa kurulsun bu ittifaktan ayrılmasın. Atatürk’ün partisi olduğu iddia edilen bir siyasi oluşumun böylesi bir sürece karşı çıkması, toplumu bilinçlendirmesi ve ne pahasına olursa olsun direnmesi gerekmez mi?
Ya NATO yandaşlığına ne demeli? ABD, NATO içinde Türkiye’yi İran’a karşı konumlandırmaya çalışırken, Karadeniz’de Ukrayna’ya destek vermeye, Romanya ve Bulgaristan ile birlikte Rusya’ya karşı mücadele etmeye zorlarken; sözde "Yurtta sulh, cihanda sulh" deyip NATO’dan görev almaya talip olmak nasıl savunulabilir? Üstelik tüm dünyada varlığı ve işlevi tartışılırken…
İşte bu noktada Atatürk’ün emperyalizm karşısındaki duruşuna bakmak gerekir. Atatürk, bölge ülkeleriyle ittifaklar kurarak emperyalizme karşı mücadele etmişti. Bugün ise Atatürkçü geçinenler, emperyalizmle iş birliği yaparak bölge ülkelerine karşı konumlanmaktadır.
Aslında aynı tutum Avrupa Birliği süreci için de geçerlidir. Ergenekon ve devamındaki ulus devlet ile ulusal orduyu tasfiye etmeye yönelik operasyonlar, "Ordu sivil otoritenin emri altına girsin, bağımsız bir tutum almasın" anlayışıyla AB tarafından savunulmadı mı? Tüm bu operasyonların sonuna kadar desteklenmesi de yine AB'nin dayatmaları arasında değil miydi?
Kıbrıs’ta Türk askeri “işgalci” olarak nitelendirilerken, yalnızca Rum kesiminin Kıbrıs’ın tamamını temsil ettiği kabul edilmedi mi?
Aslında AB’nin Türkiye karşıtı tutumu sadece siyasette değil, ekonomide de görülmektedir. AB ülkelerinde kamu iktisadi teşebbüsleri ve devlet şirketlerinin üretim, katma değer ve yatırımlardaki payı en az %40 civarındayken, Türkiye’de özelleştirmelerle birlikte bu oran %10’un bile altına düşmüştür. Buna rağmen AB, devlet kurumlarının, bankaların ve şirketlerin özelleştirilmesi için baskı yapmakta; kendi tarımını sübvanse ederken, Türkiye’ye tarımsal desteklerin kaldırılmasını dayatabilmektedir. Bu tutum bile Türkiye’yi tamamıyla pazar olarak gördüklerinin açık bir kanıtı değil midir?
Tabii tüm bunların yanında Kürtçe televizyon kurulmasının dahi ilerleme raporlarıyla bize dayatıldığını da göz ardı etmemek gerekiyor.
Sizce siyasi sınırlar kadar önemli olan ekonomik sınırlarımız, yani gümrük politikalarımız üzerinde hiçbir yetkisi bulunmayan bir devlet; sanayisini, tarımını, ticaretini, kısacası ekonomik bağımsızlığını koruyabilir mi?
İşte Gümrük Birliği konusu, üzerinde en çok durulması gereken başlıklardan biridir. Siyasi sınırlarıyla birlikte ekonomik sınırlarını korumayan ve AB’nin üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmalara kendi pazarını açan bir ülke; sanayisini, tarımını ve madenlerini koruyamaz. Bu durum, ulus devlet olma iddiasını geçersiz kılar. Böyle bir ülke, hemen her alanda AB’nin açık pazarı olarak ekonomik sömürgesi hâline gelecektir.
Ya programda yer alan Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın, Türkiye’nin şerh koyduğu maddelerinin bile uygulanması talebine ne diyeceksiniz? Çünkü bu o kadar açıktır ki hiçbir yoruma gerek kalmaksızın yerel yönetimlere ekonomik ve siyasi bağımsızlık tanımaktan başka bir şey değildir. Uygulandığı takdirde her yerel yönetim dışarıdan borç alabilecek, kendi kararlarını alabilecek hâle gelecektir. Bu da merkezî devletin yetkilerini zayıflatıp yerel yönetimlere mali ve idari özerklik sağlamaktır ki bu, adı konulmasa bile açıkça federasyondan başka bir şey değildir.
Buna bir de anayasa değişikliğiyle “eşit vatandaşlık” adı altında Türk ulus kimliğinin kaldırılması ve etnik kimliklerin anayasal olarak tanınması eklensin; üstelik anadilde eğitim ve kamu hizmeti de bunlara ilave edilsin. O takdirde ister istemez ortak ulusal dili öğrenme zorunluluğu ortadan kalkacaktır. Bir kuşak sonra da toplumdaki farklı dilleri konuşan insanlar birbirini anlayamaz hâle gelecektir. Bu durumda, bugün olmasa bile yakın gelecekte toplum ayrışacak ve süreç ülkenin parçalanmasıyla sonuçlanacaktır.
Bu parçalanmanın ekonomik ve siyasal zeminini ise neoliberal politikalar oluşturmaktadır. Mevcut iktidarın programı sağ neoliberal bir anlayışa dayanmaktadır. Yeni Parti’nin programı ise "sol neoliberal" olarak nitelendirilebilecek bir çizgiyi temsil etmektedir. Her ikisinin de Atatürk’ün kurduğu ulus devlet, millî egemenlik, kamucu ekonomi ve tam bağımsızlık ilkeleriyle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur.
Türkiye’nin asıl ihtiyacı ise popüler lider söylemleriyle geçiştirilen neoliberal programlar değil; ekonomik ve siyasi bağımsızlığı esas alan, Atatürk’ün kurduğu ulus devleti ve kamucu ekonomiyi yeniden inşa edecek millî bir duruştur.
Gerisi hikâyedir.