Vicdanın Pasaportu Olur mu?

Vicdanın Pasaportu Olur mu?

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 13, 2026 - 00:17

Dünyanın en çok kullandığı kelimelerden biri **"insanlık"**tır. En çok ihlal edilen değerlerden biri de yine insanlıktır.

Her uluslararası zirvede "insan hakları" konuşulur. Her bildiride "evrensel değerler" vurgulanır. Her krizden sonra "bir daha asla" denilir. Ancak takvim yaprakları değiştikçe görüyoruz ki bazı insanların acısı dünyanın gündemine dönüşürken, bazı insanların acısı yalnızca yaşadıkları coğrafyanın sınırları içinde yankılanıp kayboluyor.

İşte insanın zihnini kurcalayan soru tam da burada başlıyor:

Vicdanın da bir pasaportu mu var?

Bir insanın gözyaşı, hangi dine mensup olduğuna göre mi değer kazanıyor? Hangi milletten olduğuna göre mi daha görünür oluyor? Yoksa uluslararası siyasetin terazisi, adaleti değil; gücü ve çıkarı mı tartıyor?

Bu soruların kesin ve tek bir cevabı olmayabilir. Ancak dünya siyasetinin işleyişine bakıldığında, uluslararası tepkilerin her zaman aynı ölçüde olmadığı da inkâr edilemez.

Tarih, Sessiz Kalanları da Yazar

İnsanlık tarihi, yalnızca savaşların tarihi değildir. Aynı zamanda dünyanın hangi acılara nasıl tepki verdiğinin de tarihidir.

  1. yüzyıl, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği büyük felaketlere sahne oldu. Yahudilere yönelik Holokost, Ruanda Soykırımı, Bosna'da işlenen katliamlar, Kamboçya'daki kitlesel ölümler ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan ağır insan hakları ihlalleri, insanlık vicdanında derin yaralar açtı.

Bunların her biri kendi tarihsel ve siyasi bağlamında değerlendirilmesi gereken trajedilerdir.

Aynı yüzyılda Balkanlar'dan Kafkasya'ya uzanan göçler, Osmanlı'nın son dönemindeki kitlesel yer değiştirmeler, Kırım Tatarlarının sürgünü, Ahıska Türklerinin zorunlu göçü ve farklı dönemlerde çeşitli Türk topluluklarının yaşadığı mağduriyetler de milyonlarca insanın hafızasında silinmeyen izler bıraktı.

Günümüzde ise Filistin'de süren savaş ve insani kriz, Myanmar'da Arakan Müslümanlarının yaşadığı ağır hak ihlalleri, Suriye ve Yemen'deki çatışmalar, ayrıca Doğu Türkistan'daki Uygurlar hakkında uluslararası alanda dile getirilen insan hakları endişeleri, küresel vicdanın sınandığı başlıca başlıklardan bazılarıdır.

Bütün bu örnekler aynı değildir. Aynı nedenlerle yaşanmamıştır. Aynı hukuki değerlendirmelere de tabi değildir. Fakat ortak noktaları şudur: Her biri büyük insani acılar doğurmuştur.

Dünya Neden Her Acıya Aynı Tepkiyi Vermiyor?

Belki de sorulması gereken en önemli soru budur.

Uluslararası ilişkiler ders kitapları bize devletlerin öncelikle kendi çıkarlarını koruduğunu söyler. Enerji yolları, ticaret, askeri ittifaklar, ekonomik bağımlılıklar ve jeopolitik hesaplar çoğu zaman ahlaki ilkelerin önüne geçebilir.

Bu durum yalnızca Müslüman toplumlarla ilgili değildir.

Ancak özellikle Müslüman nüfusun yoğun olduğu bölgelerde yaşanan krizlerin uzun süre çözümsüz kalması ve uluslararası kurumların etkisiz kaldığı yönündeki eleştiriler, birçok insanın çifte standart algısını güçlendirmektedir.

Bir ülkede yaşanan saldırı için saatler içinde olağanüstü toplantılar yapılırken, başka bir coğrafyada yıllarca süren insani dramların daha sınırlı diplomatik karşılık bulması, bu tartışmaları beslemektedir.

Bu tablo, "bazı hayatların diğerlerinden daha değerli görüldüğü" hissini oluşturabiliyor.

Belki gerçek tam olarak bu değildir.

Ama dünyanın önemli bir kısmı böyle hissetmektedir.

Ve siyasette bazen algının etkisi, gerçeğin kendisi kadar güçlüdür.

Medya Gerçeği mi Gösteriyor, Gündemi mi Belirliyor?

Bugün savaşların yalnızca cephede verilmediği bir çağdayız.

Bir savaş, ekranlarda ne kadar yer buluyorsa o kadar konuşuluyor.

Bir çocuk hangi ülkede hayatını kaybettiğine göre değil; kameraların oraya çevrilip çevrilmediğine göre dünyanın hafızasına giriyor.

Bazı trajediler haftalarca manşetlerde kalırken bazıları birkaç dakikalık haber bültenleriyle geçiştiriliyor.

Bu durum, medyanın bilinçli olarak tek taraflı davrandığını her zaman göstermez. Haberciliğin erişim koşulları, güvenlik sorunları, editoryal tercihler ve izleyici ilgisi gibi pek çok etken de rol oynar. Ancak sonuçta oluşan tablo, kamuoyunun bazı krizleri diğerlerinden çok daha yakından tanımasına yol açabilir.

Acılar Yarıştırılamaz

Burada çok önemli bir ilke vardır.

Hiçbir halkın yaşadığı acı, başka bir halkın acısını değersiz kılmaz.

Filistinli bir annenin gözyaşı ne kadar kıymetliyse, savaşın ortasında kalan Ukraynalı bir anneninki de o kadar kıymetlidir.

Bosna'da öldürülen bir çocuğun hayatı ne kadar değerliyse, Ruanda'da, Suriye'de, Gazze'de ya da başka bir coğrafyada hayatını kaybeden bir çocuğun yaşamı da aynı değerdedir.

Adaletin en temel şartı budur.

İnsan hayatını kimliğe göre sınıflandırmaya başladığımız gün, adalet olmaktan uzaklaşırız.

Türk Dünyasının Hafızası

Türk topluluklarının hafızasında sürgünlerin, zorunlu göçlerin ve kayıpların önemli bir yeri vardır.

Bu tarihsel hafıza, bugün yaşanan gelişmelere bakışı da etkiler.

Bazıları, Türklerin ve Müslüman toplumların yaşadığı acıların uluslararası alanda yeterince görünür olmadığını düşünmektedir.

Bu görüşe katılanlar olduğu gibi, farklı değerlendirmeler yapan araştırmacılar da vardır.

Ancak üzerinde uzlaşılabilecek nokta şudur:

Her toplum kendi tarihinin yükünü taşır.

Ve her toplum, yaşadığı acının unutulmamasını ister.

Bu insani bir taleptir.

Güçlü Olan mı Haklı?

Uluslararası sistem çoğu zaman bize şu soruyu sorduruyor:

Haklı olan mı kazanıyor, yoksa güçlü olan mı?

Keşke cevap her zaman "haklı olan" olsaydı.

Ne yazık ki tarih bunun her zaman böyle işlemediğini gösteriyor.

Birleşmiş Milletler'den uluslararası mahkemelere kadar pek çok kurum, barışı ve hukuku koruma amacı taşır. Ancak bu kurumların etkinliği konusunda uzun yıllardır çeşitli eleştiriler yapılmaktadır. Bazı durumlarda siyasi dengeler, veto mekanizmaları veya devletlerin iş birliği eksikliği nedeniyle beklenen sonuçlar alınamayabiliyor.

Bu da uluslararası düzenin adalet kapasitesi üzerine tartışmaları canlı tutuyor.

Gerçek Evrensellik

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir slogan değil.

Yeni bir vicdandır.

Çünkü gerçek evrensellik, yalnızca bize benzeyen insanların haklarını savunmak değildir.

Gerçek evrensellik, bize hiç benzemeyen insanların da hakkını aynı kararlılıkla savunabilmektir.

Müslüman olduğu için haksızlığa uğrayanı da…

Hristiyan olduğu için zulüm göreni de…

Yahudi olduğu için hedef alınanı da…

Budist olduğu için saldırıya uğrayanı da…

Türk olduğu için mağdur edileni de…

Arap olduğu için yerinden edileni de…

Afrikalı olduğu için açlığa mahkûm edileni de…

Aynı vicdanla savunabilmektir.

İnsan haklarının gerçek anlamı budur.

Belki dünyanın en büyük sorunu, adaletin tamamen yok olması değildir.

Belki en büyük sorun, adaletin herkese aynı ölçüde ulaşmamasıdır.

Çünkü seçici adalet, adalet duygusunu zedeler.

Seçici vicdan ise güveni zedeler.

Bizler, kendi acımızı anlatırken başkasının acısını inkâr etmek zorunda değiliz.

Tam tersine, başkalarının acısını da görebildiğimiz ölçüde kendi acımızın anlaşılmasını isteyebiliriz.

İnsanlığın ortak geleceği, acıları yarıştırmakta değil; hangi kimliğe ait olursa olsun masum insanların hayatını aynı değerde görebilmektedir.

Belki o gün, "evrensel insan hakları" ifadesi yalnızca bildirilerde yazan bir cümle olmaktan çıkar; dünyanın her köşesinde hissedilen ortak bir ilkeye dönüşür.

Çünkü vicdanın milliyeti olmaz.

Adaletin dini olmaz.

Ve masumun kimliği, onun yaşam hakkından daha önemli değildir.