Zamanın Dindiremediği Acı: Srebrenitsa
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bazı acılar vardır ki zaman onları hafifletmez; yalnızca insanlığın ortak hafızasında daha derin izler bırakır. Srebrenitsa da böylesi bir acının adıdır. Aradan 31 yıl geçmiş olmasına rağmen, her 11 Temmuz’da Potoçari’de yükselen sessizlik yalnızca Bosna-Hersek’in değil, bütün insanlığın vicdanında yankılanmaktadır. Çünkü Srebrenitsa, tarihin en karanlık sayfalarından birini oluşturan ve uluslararası yargı organlarınca soykırım olarak tescillenen bir insanlık suçudur.
Türkiye’den bakıldığında Bosna-Hersek yalnızca diplomatik ilişkilerin sürdürüldüğü bir Balkan ülkesi değildir. Ortak tarih, kültürel miras ve insani bağlar, iki toplum arasında yılların aşındıramadığı güçlü bir gönül köprüsü kurmuştur. Saraybosna’nın sokakları, Mostar Köprüsü’nün asırlara meydan okuyan kemerleri ve ortak medeniyetimizin izleri, Bosna’nın yaşadığı acının Türkiye’de de derinden hissedilmesinin en önemli nedenlerindendir.
11 Temmuz 1995’te, Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’da 8 binden fazla Boşnak erkek ve erkek çocuğu sistematik biçimde katledildi. Bu yalnızca bir savaşın acı sonucu değil; uluslararası toplumun, hukukun ve insanlığı koruma iradesinin en ağır başarısızlıklarından biri olarak tarihe geçti. “Bir daha asla” sözü verildikten yarım asır sonra Avrupa’nın ortasında yeni bir soykırım yaşanması, uluslararası düzenin sorgulanmasına neden oldu.
Srebrenitsa, savaşların hiçbir gerçek kazananı olmadığını en acı şekilde gösterdi. Geride zaferler değil; parçalanmış aileler, yarım kalmış hayatlar ve nesiller boyunca taşınacak derin travmalar kaldı. Evlerine dönemeyen babalar, çocuklarının mezarına yıllarca ulaşamayan anneler ve geleceği elinden alınan gençler, savaşın en ağır bedelini sivillerin ödediğini bütün dünyaya gösterdi. Sayılar yalnızca istatistik değildir; her biri yarım kalmış bir hayatı, gerçekleşememiş hayalleri ve sonsuza dek susan bir sesi temsil eder.
Bugün Potoçari’de toprağa verilen her yeni kimlik, yalnızca adli bir tespiti değil; yıllar sonra bile devam eden bir adalet arayışını simgelemektedir. Her mezar taşı, eksik kalan bir ömrün, parçalanan bir ailenin ve insanlığın ortak vicdanında kapanmayan bir yaranın sessiz tanığıdır.
Srebrenitsa’nın öğrettiği en önemli gerçeklerden biri de nefretin bir anda ortaya çıkmadığıdır. Soykırımlar, çoğu zaman nefret söylemlerinin normalleşmesi, insanların kimlikleri üzerinden hedef gösterilmesi ve ayrımcılığın sıradanlaştırılmasıyla başlar. Toplumlar bu sürecin farkına vardığında ise çoğu zaman bedel çok ağır olur. Bu nedenle barış, yalnızca silahların susması değil; nefreti, ayrımcılığı ve kutuplaştırıcı dili daha filizlenmeden engelleyebilmektir.
Bugün dünyanın birçok bölgesinde savaşlar, zorunlu göçler ve insani krizler yaşanmaya devam ediyor. Teknoloji gelişiyor, iletişim hızlanıyor; ancak insanlığın ortak vicdanı aynı ölçüde güçlenmiyorsa bu ilerleme eksik kalacaktır. Gerçek medeniyet, ekonomik büyüklük ya da askerî kapasiteyle değil; en savunmasız insanın yaşam hakkını koruyabildiği ölçüde anlam kazanır.
Türkiye’nin Bosna-Hersek ile kurduğu ilişki de bu tarihî ve insani sorumluluk çerçevesinde değerlendirilmelidir. Balkanlar, Türkiye için yalnızca dış politikanın ilgi alanlarından biri değil; tarihî hafızanın, ortak kültürün ve bölgesel istikrarın ayrılmaz bir parçasıdır. Çünkü Balkanlar’da yaşanacak her kırılmanın etkileri, geçmişte olduğu gibi bugün de sınırları aşan sonuçlar doğurabilecek niteliktedir.
Ancak Srebrenitsa’yı yalnızca anmak yeterli değildir. Asıl sorumluluk, benzer trajedilerin tekrar yaşanmaması için hukukun üstünlüğünü, insan haklarını ve uluslararası adalet mekanizmalarını güçlendirebilmektir. Anma törenleri vicdanı diri tutar; fakat adaletle desteklenmeyen hatırlama, zamanla sembolik bir ritüele dönüşme riski taşır.
Srebrenitsa aynı zamanda dezenformasyonun, nefret propagandasının ve sistematik insanlıktan çıkarma söylemlerinin nelere yol açabileceğini gösteren tarihî bir uyarıdır. Gerçeklerin çarpıtıldığı, kimliklerin hedef hâline getirildiği ve ayrımcılığın meşrulaştırıldığı toplumlarda barışın kalıcı olması mümkün değildir. Bu nedenle doğru bilgiyi savunmak, nefret söylemine karşı durmak ve toplumsal hafızayı canlı tutmak yalnızca geçmişe değil, geleceğe karşı da bir sorumluluktur.
Bugün Türkiye’de yaşayan bizler için Srebrenitsa, yalnızca geçmişte yaşanmış büyük bir trajedi değildir. Aynı zamanda uluslararası hukukun, insan haklarının ve ortak vicdanın ne kadar kırılgan olabileceğini hatırlatan tarihî bir uyarıdır.
11 Temmuz’da Potoçari’de yükselen sessizlik aslında bütün insanlığa yöneltilmiş ortak bir sorudur:
“Bir daha asla” derken, bunu yalnızca anma törenlerinde mi dile getiriyoruz; yoksa insan onurunu, hukuku ve adaleti koruyacak kararlılığı gerçekten gösterebiliyor muyuz?
Srebrenitsa, yalnızca geçmişte işlenmiş bir soykırımın adı değildir. O, insanlığın vicdanında hâlâ kapanmayan bir yara, uluslararası düzenin unutulmaması gereken en ağır sınavlarından biridir. Onu hatırlamak geçmişteki acıyı diri tutmak için değil; aynı acının hiçbir coğrafyada, hiçbir halka bir daha yaşatılmaması içindir. Çünkü tarihin en büyük trajedileri yalnızca nefretin yükseldiği zamanlarda değil, adaletin sustuğu ve dünyanın sessiz kaldığı dönemlerde yaşanır.