BARINAK LOBİSİ

BARINAK LOBİSİ

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 18, 2026 - 22:46

Türkiye’de hayvan meselesi konuşulurken önce büyük bir kavram çarpıtmasını düzeltmek gerekiyor: Hayvansever ile “mama lobisi” aynı şey değildir; hatta çoğu zaman bu iki kavramın yan yana getirilmesi bile başlı başına bir algı operasyonudur. Sokakta hayvan besleyen insanın elinde ihale dosyası yoktur, kamu bütçesi yoktur, satın alma komisyonu yoktur, milyonluk hizmet sözleşmesi yoktur. Elinde çoğu zaman yalnızca kendi cebinden aldığı bir paket mama, bir kap su ve merhamet vardır. Sabah işe giderken mahallesindeki hayvana mama bırakan, akşam eve dönerken yaralı bir köpeği veterinere götüren, apartmanının önüne su koyan, kışın üşüyen kedilere kartondan yuva yapan insanın yaptığı şey bir ekonomik faaliyet değil, toplumsal vicdanın en sade biçimlerinden biridir. Üstelik bu insanlar, hayvanlara yönelik şiddete karşı çıkıyor, hayvanların öldürülmesini istemiyor ve 7527 sayılı düzenlemenin değiştirilmesini veya kaldırılmasını talep ediyor olabilir. Bu talep, demokratik ve hukuki zeminde ifade edilen bir yurttaş talebidir. Böyle bir insanı “mama lobisi” diye yaftalamak, asıl ekonomik büyüklüğün nerede oluştuğunu gözlerden kaçırmaktan başka bir işe yaramaz.

Çünkü gerçekten ekonomik bir yapı arıyorsak, sokağın kenarındaki vatandaşın elindeki mama paketine değil, toplama sonrasında başlayan zincire bakmak gerekir. Bir hayvan sokaktan alındığı anda sistem devreye girer: toplama aracı, yakalama personeli, taşıma, kayıt, barınak, kafes, bakım alanı, mama, su, veterinerlik hizmeti, ilaç, temizlik, personel, güvenlik, bakım-onarım, altyapı ve nihayet tesislerin yapımı veya genişletilmesi… Hayvan sayısı arttıkça bu zincirin hacmi de artar. İşte “barınak lobisi” kavramı tam burada, yani hayvanın kendisinden ziyade hayvanın toplama ve barındırma sürecinden oluşan ekonomik ve kurumsal yapının sorgulanması anlamında kullanılmalıdır. Burada herhangi bir kişi veya kuruma peşinen suç isnat etmekten söz etmiyoruz; tam tersine, kamu kaynağının bulunduğu her alanda olması gereken olağan denetimden söz ediyoruz. Çünkü bir vatandaşın kendi cebinden aldığı iki kilogram mama ile kamu kaynakları kullanılarak tonlarca mama satın alınan bir sistem aynı ekonomik ölçeğe sahip değildir. Birinin adı dayanışmadır, diğerinin adı kamu hizmetidir. Kamu hizmetinin ise tek bir vazgeçilmez şartı vardır: hesap verebilirlik.

Asıl tuhaflık, yıllardır “mama lobisi” suçlamasının sokakta hayvan besleyen insanların üzerine yıkılmasıdır. Oysa bir insanın ayda birkaç kez marketten mama alıp sokaktaki hayvanlara vermesiyle, yüzlerce veya binlerce hayvanın toplandığı tesislerde gerçekleştirilen büyük ölçekli tedarik süreçleri arasında ekonomik açıdan kıyas kabul edecek bir benzerlik yoktur. Birincisinde insan kendi gelirinden fedakârlık eder; ikincisinde kamu kaynağı kullanılır. Birincisinde herhangi bir kâr mekanizması bulunmaz; ikincisinde ise satın alma, hizmet, bakım, taşıma, inşaat ve işletme gibi çok sayıda ekonomik kalem devreye girebilir. Bu nedenle “mama lobisi” denilecek bir ekonomik yapı aranıyorsa, öncelikle mamanın nereden alındığına, ne kadar alındığına, hangi şartlarla alındığına, hangi tesislerde tüketildiğine, hayvan başına ne kadar kaynak ayrıldığına ve harcanan paranın hayvanın yaşam koşullarına nasıl yansıdığına bakılmalıdır. Sokağın başındaki vatandaşın elindeki mama torbasına bakarak bütün resmi açıklamaya çalışmak, büyük resmi özellikle görmemeyi tercih etmektir.

Burada “barınak lobisi” ifadesinin asıl anlamı da ortaya çıkıyor. Mesele gizli toplantılar yapan, görünmeyen bir örgütlenme iddiası değildir. Mesele, toplama ve barındırmayı merkezine alan bir sistemin zaman içinde kendi ekonomik ve bürokratik ağırlığını oluşturup oluşturmadığıdır. Bir sistemin içinde kamu bütçesi, ihaleler, hizmet alımları, personel, araçlar, tesisler ve sürekli bakım giderleri varsa o sistem doğal olarak denetlenmelidir. Çünkü sistem büyüdükçe yalnızca kapasite değil, harcanan kaynak da büyür. Hayvan sayısı arttıkça daha fazla araç gerekir, daha fazla personel gerekir, daha fazla mama gerekir, daha fazla veterinerlik hizmeti gerekir, daha fazla alan gerekir. Dolayısıyla sokak hayvanı meselesinin çözümünü yalnızca “topla ve barınağa götür” şeklinde tarif etmek, sorunu ortadan kaldırmak yerine onu kurumsal bir maliyet alanına taşımak anlamına gelebilir. Bu nedenle sorulması gereken soru “Kaç hayvan toplandı?” ile sınırlı kalmamalıdır. Asıl soru, “Toplanan hayvanların yaşamı gerçekten iyileşti mi?” olmalıdır.

Çünkü bir barınağın büyüklüğü, hayvanların refahının göstergesi değildir. Bir binanın yeni olması, içindeki canlıların iyi durumda olduğunu kanıtlamaz. Bir tesisin bütçesinin yüksek olması, o bütçenin hayvanların yararına etkin biçimde kullanıldığını tek başına göstermez. Hayvanın karnı doyuyor mu? Temiz suya erişebiliyor mu? Güneşten ve yağmurdan korunuyor mu? Hastalandığında tedavi ediliyor mu? Yaralandığında müdahale ediliyor mu? Yaşadığı alan temizleniyor mu? Aşırı kalabalık var mı? Ölüm oranları nedir? Hayvanların kaydı tutuluyor mu? Sahiplendirme gerçekten yapılıyor mu? Sahiplendirildiği söylenen hayvanın akıbeti takip ediliyor mu? Bunların tamamı ölçülebilir sorulardır. Kamu kaynağı kullanılıyorsa bu soruların cevabı da kamuoyuna açık olmalıdır. Çünkü kamu bütçesi kullanılarak hayvanın görünürlük alanından çıkarılması, denetim ihtiyacını azaltmaz; tam tersine artırır.

Dahası, barınakların kapıları yalnızca fiziksel olarak değil, bilgi bakımından da açık olmalıdır. Toplumun “içeride ne oluyor?” sorusuna güvenilir cevap alabilmesi gerekir. Kaç hayvan girdi, kaç hayvan çıktı, kaçı sahiplendirildi, kaçı tedavi edildi, kaçı öldü, ölüm sebepleri neydi, ne kadar mama alındı, ne kadar mama tüketildi, veterinerlik hizmetleri hangi ölçekte verildi, tesisin kapasitesi neydi, fiilî hayvan sayısı neydi? Bunlar magazin konusu değildir; kamu yönetiminin temel hesap verebilirlik sorularıdır. Hayvanın sesi yoksa, onun adına konuşan kurumun şeffaflığı daha da yüksek olmak zorundadır. Çünkü sokakta yaşayan hayvanın başına geleni mahalle görür; kapalı bir tesisin içindeki hayvanın başına geleni ise ancak kayıt, kamera, denetim ve bağımsız gözetim görünür kılabilir.

Bu yüzden milyonlarca liralık harcama yapıldığı hâlde hayvanların aç, susuz, hastalıklı veya kötü fizikî şartlarda bulunduğuna dair görüntüler ortaya çıkıyorsa, ilk tepki görüntüyü paylaşan insanı suçlamak olmamalıdır. Önce görüntünün gerçekliği araştırılmalı, ardından iddia doğruysa “Bu hayvan neden bu şartlarda?” sorusu sorulmalıdır. Bir kamu tesisinin tabelası, içindeki sorunları ortadan kaldırmaz. Bir ihale dosyası, hayvanın karnını doyurmaz. Bir bina, tek başına hayvan refahı değildir. Bir araç filosu, hayvanın yaşam hakkının garantisi değildir. Kamu kaynaklarının miktarı arttıkça sorumluluk da artar. Bu nedenle sistemin başarı ölçüsü kaç hayvanın toplandığı değil, kaç hayvanın sağlıklı, güvenli ve insanca yaşadığı olmalıdır.

Tam da bu noktada “toplansın” söyleminin kendisini sorgulamak gerekiyor. İnsan güvenliği elbette korunmalıdır. Saldırgan veya tehlike oluşturan hayvanlarla ilgili gerekli tedbirler alınmalıdır. Fakat tek tek olayları bütün hayvanlara yönelik bir toplama ve yok etme mantığının gerekçesine dönüştürmek başka bir şeydir. “Hepsi toplansın” cümlesi basit görünür; fakat arkasında devasa bir operasyonel düzen vardır. Binlerce hayvanı nerede tutacaksınız? Hangi kapasitede tutacaksınız? Hangi şartlarda yaşatacaksınız? Ne kadar kaynak ayıracaksınız? Kaç veteriner çalışacak? Kaç personel görev yapacak? Hastalıkları nasıl kontrol edeceksiniz? Hayvanların sahiplendirilmesini nasıl sağlayacaksınız? Tesisler dolduğunda ne olacak? İşte “topla” demek kolaydır; toplanan hayvanın hayatının sorumluluğunu taşımak zordur.

Sosyal medyada da bu tartışmanın başka bir boyutu var. Hayvanseverleri hedef gösteren, onları topluca aşağılayan, korku görüntülerini bağlamından koparan, gerçek dışı bilgiler yayan veya şiddeti meşrulaştıran hesaplar varsa bunlar “sosyal medya gürültüsü” diye geçiştirilmemelidir. Somut bir dezenformasyon varsa delili ortaya konulmalı, hukuka aykırı bir fiil varsa hukuk işletilmelidir. Fakat aynı zamanda her hayvan karşıtı görüşü otomatik olarak “troll” ilan etmek de doğru değildir. Eleştiri başka şeydir, dezenformasyon başka şeydir; güvenlik talebi başka şeydir, hayvana yönelik düşmanlık başka şeydir. Ancak bir dil hayvanı canlı bir varlık olmaktan çıkarıp yalnızca “temizlenecek”, “yok edilecek” veya “ortadan kaldırılacak” bir nesneye dönüştürüyorsa, burada ciddi bir vicdan ve hukuk sorunu ortaya çıkar. Hayvanın yaşamını savunan vatandaşın da tam bu noktada sesini yükseltmesi gerekir.

Çünkü “Devlet nasıl olsa topluyor” diyerek bir hayvana şiddet uygulamak hiçbir şekilde meşrulaşmaz. Devletin uyguladığı hukukî bir prosedür, bireye kendi başına ceza verme yetkisi vermez. Devletin görevi düzeni sağlamak, güvenliği korumak, hukuku işletmek ve canlıların korunmasına ilişkin mevzuatı uygulamaktır. Vatandaşın görevi ise kendi öfkesini hukuk yerine koymamaktır. Hayvana yönelik şiddet, hangi gerekçeyle savunulursa savunulsun ayrıca değerlendirilmesi gereken bir meseledir. Bir toplumun medeniyet ölçüsü, kendisinden güçsüz olana ne yaptığıyla da anlaşılır. Bu nedenle hayvanları korumak isteyen insanlara “mama lobisi” diyerek saldırmak ne kadar yanlışsa, hayvan meselesini istismar ederek insanları hedef göstermek de o kadar yanlıştır.

Türkiye’nin uluslararası itibarı açısından da bu görüntüler küçümsenmemelidir. Bugün herhangi bir hayvana yönelik şiddet görüntüsü yalnızca bulunduğu mahallede kalmıyor; saniyeler içinde dünyanın her tarafına ulaşıyor. Türkiye’nin hayvan politikaları ve sokak hayvanlarına yönelik uygulamaları uluslararası kamuoyunda eleştirilere konu oluyor. Bu nedenle mesele yalnızca iç hukuk veya belediye hizmeti meselesi değildir; Türkiye’nin kendisini dünyaya nasıl anlattığıyla da ilgilidir. Ekonomisi güçlü, teknolojisi gelişmiş, savunma kapasitesi yüksek bir ülkenin sokaktaki canlılara ilişkin görüntülerle gündeme gelmesi, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir itibar problemidir. Türkiye’nin hayvan meselesinde ihtiyacı olan şey uluslararası baskıdan korkmak değil; kendi hukukunun, kendi vicdanının ve kendi kamu yönetiminin gereğini yerine getirmektir.

Burada artık tartışmanın yönünü değiştirmek gerekiyor. Sürekli sokakta mama veren vatandaşı sorgulamak yerine, toplama sisteminin bütün mali ve idari anatomisini incelemek gerekiyor. Hangi belediye ne kadar harcıyor? Hangi tesis kaç hayvan barındırıyor? Hayvan başına yıllık maliyet nedir? Hangi firmalardan mama alınıyor? Hangi hizmetler ihale ediliyor? Taşıma maliyeti nedir? Veterinerlik hizmetinin kapsamı nedir? Ölüm oranları nedir? Sahiplendirme oranları nedir? Tesislerin gerçek kapasitesi nedir? Denetim sonuçları nerede yayımlanıyor? Vatandaş bu verilere ulaşabiliyor mu? İşte gerçek hesaplaşma burada başlamalıdır. Çünkü kamu parasının hesabını sormak hayvan düşmanlığı değildir; tam tersine kamu vicdanının gereğidir.

Ve artık şu basit gerçeği görmek zorundayız: Sokakta bir hayvanı besleyen insanın amacı çoğu zaman o hayvanın yaşamasıdır. Hayvanı toplama merkezli sistemin amacı ise hayvanı sokaktan almaktır. Bu iki yaklaşım aynı değildir. Birincisi yaşamı bulunduğu yerde desteklemeyi savunabilir; ikincisi yaşamı kontrol altındaki bir alana taşımayı savunabilir. Bu nedenle ikisini “aynı kefe”ye koymak doğru değildir. Hele ki sokakta kendi parasıyla mama alan vatandaşı, kamu kaynaklarıyla yürütülen büyük ölçekli tedarik ve barınak sistemiyle ekonomik olarak aynı konuma yerleştirmek hiç doğru değildir. Birinin elinde mama kabı vardır; diğerinin elinde bütçe vardır. Birinin sermayesi vicdandır; diğerinin sorumluluğu kamu kaynağıdır.

İşte “BARINAK LOBİSİ” tartışması tam burada anlam kazanıyor. Bu ifade, herhangi bir kişi veya kurumu peşinen suçlu ilan etmek için değil; toplama, taşıma, barındırma ve tedarik üzerine kurulmuş sistemin ekonomik büyüklüğünün, çıkar ilişkilerinin ve kamu kaynakları üzerindeki etkisinin sorgulanması için kullanılmalıdır. Çünkü hangi alanda para varsa orada denetim gerekir. Hangi alanda ihale varsa orada şeffaflık gerekir. Hangi alanda kamu kaynağı varsa orada hesap vardır. Hayvanların hayatı söz konusuysa bu hesap çok daha hassas tutulmalıdır. “Biz hayvanları topluyoruz” demek yetmez. Nereye topladığınızı, nasıl yaşattığınızı, ne kadar harcadığınızı, kaçını kurtardığınızı ve kaçının hayatını kaybettiğini de göstermek zorundasınız.

Sokakta hayvan besleyen vatandaşı “mama lobisi” diye yaftalamak kolaydır. Zor olan, barınağın kapısını açıp bütün hesapları ortaya koymaktır. Zor olan, kamu kaynağının her kuruşunu hayvanın yaşamıyla ilişkilendirmektir. Zor olan, topladığınız her hayvanın akıbetini kayıt altına almaktır. Zor olan, hayvanın ölümünü istatistikte kaybolan bir rakam olmaktan çıkarmaktır. Zor olan, bir tesisin gerçekten hayvanı yaşatıp yaşatmadığını bağımsız biçimde denetlemektir. Asıl mesele budur.

Çünkü hayvanseverin cebinden aldığı mama, kamuya yük değil; çoğu zaman kamu hizmetinin ulaşamadığı yerde ortaya çıkan gönüllü bir dayanışmadır. Hayvanı yaşatmak için harcanan kişisel para bir “lobi” değildir. Hayvana şiddete karşı çıkmak bir çıkar ilişkisi değildir. 7527’nin değiştirilmesini veya kaldırılmasını istemek bir suç değildir. Sokakta yaşayan bir canlının ölmesini istememek ise savunulması gereken en temel vicdani reflekslerden biridir.

Bu yüzden artık “mama lobisi” diye sokaktaki vatandaşı hedef göstermek yerine, toplama ve barındırma sisteminin bütün ekonomik anatomisini masaya yatırmanın zamanı gelmiştir.

Kaç hayvan toplandı?

Kaç para harcandı?

Kaç hayvan yaşadı?

Kaçı öldü?

Neden öldü?

Ne kadar mama alındı?

Nereye harcandı?

Kim denetledi?

Ve en önemlisi:

Topladığınız hayvan gerçekten kurtuldu mu, yoksa yalnızca gözümüzün önünden mi kayboldu?

Bu soruların cevabı verilmeden “mama lobisi” tartışması eksik kalacaktır.

Çünkü mesele mama değildir.

Mesele, hayvan üzerinden kurulan sistemin kendisidir.

Ve o sistemin adı ne olursa olsun, kamu kaynağı kullanıyorsa hesap vermek zorundadır.

Hayvanseverin elindeki mama torbasını değil, kamu kaynağının arkasındaki ihale dosyasını inceleyin.

Sokaktaki vicdanı değil, sistemin hesabını denetleyin.

Çünkü merhamet lobi değildir; ama merhametin karşısına kurulan her ekonomik düzen, kamu yararı adına mutlaka denetlenmelidir.