KAAN KORA EKSENİNDE: PSİKİYATRİNİN TEKNİK DİLİ İSTİSMAR VE ALDATMANIN PERDESİ OLABİLİR Mİ?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir insanı kandırmanın en kolay yolu yalan söylemek midir?
Her zaman değil.
Bazen gerçeği, karşı tarafın anlayamayacağı kadar teknik bir dille anlatmak da aynı sonucu yaratabilir.
Hele o dili konuşan kişi profesör, karşısındaki ise yardım isteyen ya da yardım almaya koşullandırılmış bir hastaysa…
Kaan Kora ile yaşadığım süreç bana psikiyatri hakkında alışılmışın dışında bir soru sordurdu:
Ya mesele söylenenlerin yanlış olması değilse? Ya mesele, doğru kavramların yanlış yerde kullanılmasıysa?
“Aktarım” diye bir şey var.
“Karşı aktarım” da var.
“Terapötik ilişki” var.
“Direnç” var.
“Etik” var.
Hepsi doğru.
Fakat ben artık kelimelerle değil, kelimeler çıkarıldıktan sonra geriye kalanlarla ilgileniyorum.
Çünkü bazen jargon, davranışın üzerine çekilen perdeye dönüşebilir.
Bir hasta psikiyatristine âşık.
Psikiyatrist bunu biliyor.
Şimdi bütün teknik kelimeleri odadan çıkaralım.
Ortada iki insan kalıyor.
Ama eşit iki insan değil.
Biri diğerinin kendisine âşık olduğunu biliyor.
Üstelik o kişinin doktoru.
İlişkinin sınırlarını belirleme gücü onda.
Neyin tedavi olduğunu söyleme gücü onda.
Hastanın yaşadıklarına isim verme gücü onda.
Ve hasta, tam da bu nedenle ona güveniyor.
Şimdi soruyu değiştirelim:
Bu güçle ne yapılıyor?
Ben psikiyatri tartışmasının buradan başlamasını istiyorum.
Çünkü bazen tek bir davranış hiçbir şey anlatmaz.
Ücret alınmaz.
“Ne güzel hekim” dersiniz.
İsimle hitap edilir.
“Ne kadar samimi” dersiniz.
Birlikte fotoğraf çekilir.
“Ne var bunda?” dersiniz.
Televizyon programına birlikte çıkmaktan söz edilir.
“Mesleki bir faaliyet” dersiniz.
Hasta ile doktor ilişkisinin yanına başka roller eklenir.
“Tesadüf” dersiniz.
Her parçayı tek tek masaya koyduğunuzda hepsine masum bir açıklama bulabilirsiniz.
Peki hepsini aynı masaya koyduğunuzda ortaya ne çıkıyor?
Bence asıl soru bu.
Çünkü kendisine âşık olduğu bilinen bir hasta bunları hukukçu veya psikiyatrist gözüyle okumaz.
Kendi duygusunun içinden okur.
“Benden ücret almıyor.”
“Benimle farklı konuşuyor.”
“Benimle fotoğraf çektiriyor.”
“Benim programıma çıkmayı konuşuyor.”
Sonra zihninde tehlikeli bir cümle oluşabilir:
“Demek ki ben yalnızca hastası değilim.”
İşte profesyonel sorumluluk tam burada başlar.
Çünkü psikiyatrist hastanın bu anlamı çıkarabileceğini biliyorsa veya öngörebilecek durumdaysa, artık mesele yalnızca kendi niyetinin ne olduğu değildir.
Mesele, elindeki gücün hastada ne ürettiğidir.
Umut mu?
Beklenti mi?
Özel olduğu inancı mı?
Daha fazla bağlanma mı?
Psikiyatristin de kendisine karşı duyguları bulunduğu düşüncesi mi?
Sonra hasta soruyor:
“Bu normal mi?”
Ve karşısına teknik kelimeler çıkıyor.
Aktarım.
Terapi.
Etik.
Klinik süreç.
İşte benim asıl itirazım burada.
Bir hastanın anlamadığı teknik kelime, ona açıklama yapmak yerine onu ikna etmek için kullanılıyorsa ne olur?
Daha sert soralım:
Bir insanın size güvenmesinin nedeni sahip olduğunuz mesleki bilgi ise, aynı bilgiyi onun kuşkusunu bastırmak için kullanmak nedir?
Terapötik otorite mi?
Yoksa güç suistimali mi?
Buradan “dolandırıcılık” tartışmasına geliyorum.
Her kandırma dolandırıcılık değildir.
Her etik sorun suç değildir.
Her kötü tedavi ceza hukuku meselesi de değildir.
Fakat hukuk yalnızca paranın el değiştirdiği kaba senaryolarla ilgilenmez.
Eğer bir gün somut bir olayda mesleki otoritenin ve teknik bilginin bir insanı yanıltmak için kullanıldığı, bu yanıltmanın belirli bir yarar sağlamaya yönelik olduğu ileri sürülüyorsa, hukuk doğal olarak şu soruyu soracaktır:
Hile nerede başlıyor?
Ben buna bir soru daha ekliyorum:
İstismar için mutlaka dokunmak mı gerekir?
Bir insanın size duyduğu aşkı bilmek…
O aşkın yarattığı kırılganlığı bilmek…
Size giderek bağlandığını görmek…
Sizin de ona karşı hisleriniz bulunduğunu düşünmesine yol açabilecek bir belirsizliğin içinde kalmasına izin vermek…
Sonra da bütün tabloyu teknik kavramlarla açıklamak…
Bunların her biri somut olayda ayrı ayrı incelenmeye değmez mi?
İstismar yalnızca beden üzerinden gerçekleşmez.
Güven de istismar edilebilir.
Otorite de.
Bilgi de.
Umut da.
Hatta bazen insanı en fazla bağlayan şey dokunmak değil, ihtimaldir.
“Belki.”
Belki beni seviyor.
Belki bana farklı davranmasının nedeni bu.
Belki bir gün…
İşte profesyonel ilişkide tehlikeli olabilecek kelimelerden biri de budur:
Belki.
Çünkü hasta o “belki”nin peşinde yıllarını harcarken profesyonel hâlâ ilişkinin sınırlarını belirleyebilecek konumdadır.
Bu nedenle Kaan Kora ekseninde artık aktarımın tanımını tartışmak istemiyorum.
Ben başka bir şey soruyorum:
Bir profesyonel, kendisine duyulan aşk karşısında hastanın zihnindeki “belki”yi ortadan kaldırmak için ne yaptı?
Çünkü bazen etik uzun kitaplarda aranmaz.
Bir sınırı açıkça çizmek kadar basittir.
Ve bazen istismarın araştırılması gereken yer de açık bir eylem değil, ısrarla açık bırakılmış bir ihtimaldir.
Psikiyatrinin teknik kelimelerini bir anlığına susturalım.
Aktarım demeyelim.
Karşı aktarım demeyelim.
Terapötik demeyelim.
Sadece şunu soralım:
Hasta neden hâlâ umut ediyordu?
Sonra ikinci soruyu:
Bu umudu bitirme gücü kimdeydi?
Belki psikiyatride güç suistimalini anlamaya başlamak için yüzlerce teknik terimden önce bu iki soru yeterlidir.