LGBT ve Toplumsal Cinsiyet Eşitliği
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Cinsiyetsiz, ailesiz, dinsiz, devletsiz ve milletsiz bir toplum ve dünya tasavvuru içinde olanların en büyük dayatmalarından biri LGBT kuşatmasıdır.
Bu kuşatmaya karşı yürütülen mücadele hem bugünün hem de yarının meselesi olmakla birlikte, mücadelenin başarısı da aile kurumunun ve toplumsal yapımızın muhafazası bakımından büyük anlam taşıyor.
Peki, LGBT sadece bugün karşımıza çıkan sonuçlardan mı ibarettir? Her siyasi ve toplumsal hareket gibi LGBT hareketinin de dayandığı birtakım kabuller, kavramlar ve öncüller yok mudur?
Hareketin söyleminde öne çıkan ve üzerinde özellikle durulması gereken başlıca kabullerden birisi “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramıdır. Dolayısıyla bu dayatmaya karşı yürütülen mücadelede, sonuçları mümkün kılan kavramlara ve kabullere de dikkatle bakmak gerekir.
Kavramları topluma kabul ettirmenin en kolay yollarından biri, ona itiraz edilmesi güç bir anlam yüklemektir… LGBT dayatmasının söylem dünyasında önemli bir yer tutan “toplumsal cinsiyet eşitliği” ifadesi de böylesine masum bir görünüm taşıyor. Kavramın zehri de burada.
Toplumsal cinsiyet, İngilizce “gender” kelimesinin karşılığıdır. “Sex” biyolojik cinsiyet, “gender” ise toplumsal cinsiyet kavramıyla ilişkilendirilir.
Buradaki temel ayrım şudur: Biyolojik cinsiyet bedenin özellikleri üzerinden ele alınırken gender; kadınlık ve erkekliğe ilişkin toplumsal rollerin, davranışların ve kimliklerin nasıl oluştuğunu sorgulayan bir çerçeveye sahiptir. Kavramın biyolojik cinsiyetin dışında üretilen ve toplumsal olarak şekillenen cinsel yönelim ve kimlikleri de içine alan daha geniş bir alana doğru genişlediği görülür.
Toplumsal cinsiyet kavramını sosyal bilimlerde görünür kılan isimlerden biri İngiliz Ann Oakley’dir. Oakley, kavramın toplumsal açıdan oluşan farklılıklarına dikkat çeker. Kendisinin “Cinsiyet, Toplumsal Cinsiyet ve Toplum” isimli kitabı vardır ve burada detaylı anlatım yapar.
Kavramı daha ileri bir noktaya taşıyan isim ise Judith Butler’dır.
Butler, cinsiyetin tekrar edilen toplumsal davranışlarla doğallaştırıldığını, kadınlık ve erkekliğin doğamızın değişmez bir parçası olmaktan ziyade oynanan roller olduğunu söyler. 1990’da yayımlanan Cinsiyet Belası kitabında kadınlık ve erkeklik tanımlarımızın doğuştan gelmediği, toplumsal kuralların ve tekrarların sonucu olarak doğallaştırıldığı ileri sürer. Bebeklerin biyolojik cinsiyetlerinin aile tarafından belirlendiği, yine aile tarafından çocuğa cinsel kimlik ve cinsiyet hakkında fikirlerin dayatıldığı ifade eder.
Nitekim 2025’te yayımlanan Kim Korkar Toplumsal Cinsiyetten? kitabında da Butler, bedenlerin iki biçimci ideale zorlanmasına karşı çıkar ve toplumsal cinsiyetin tek ve değişmez bir kalıp içerisinde düşünülmesine itiraz eder. Onun düşüncesinde olan radikal feministler de kadınlık ve erkekliğin sabit konumlar olmadığını, anatominin kader sayılamayacağını anlatırlar.
Bu düşüncenin savunucularının Türkiye’de yayınladıkları akademik çalışmalarda da toplumsal cinsiyetin aynı zamanda cinsel yönelimle ilgili bir kavram olduğu, kişinin kim olarak doğduğu ve kendisini kim hissettiği kadar kime romantik ve cinsel ilgi duyduğunun da toplumsal cinsiyet kimliğinin oluşumunda etkili olduğu anlatılır.
Toplumsal cinsiyet; bireylerin kız ya da erkek bebek olarak doğduğu cinsiyetinden farklı olarak, bununla birlikte dünyaya geldiği toplumda ve doğduğu zamana göre de farklılaşan cinsiyet konumunu ifade etmektedir.
Kavramın yer yer ilk anlamıyla, yani “kadın-erkek eşitliği” şeklinde savunulduğu iddia edilse de ideolojik arka planı görünmez değildir. Ayrıca kavramın sosyal bilim literatürüne yerleşmesi, eğitim politikalarına girmesi ve uluslararası kurumların belgelerinde yaygınlaşması, meselenin sadece kadın haklarıyla sınırlı olmadığını göstermez mi?
Sonuç olarak doğuştan gelen cinsiyetlerin biyolojik ve aksi iddia edilemez yönleri, şemsiye vazifesi gören kavramın altında psikolojik kırımlara uğruyor. Cinsiyete dayalı fıtri roller yok ediliyor, cinsiyetler iç içe geçiriliyor ve günümüzdeki gibi akışkan cinsel kimlikler ortaya çıkarılıyor.
Bu anlamıyla da “toplumsal cinsiyet eşitliği” ifadesinin LGBT’nin bir başlangıç noktası olduğu gerçeği ile yüzleşilmeli. Tarihsel gelişimi ve muhtevası göz önünde alındığında, toplumsal cinsiyet kavramının eşcinsellik akımları ve ideolojisinden bağımsız okunamayacağı aslında tüm yalınlığı ile ortadır.
Nitekim Amerika ve Avrupa’nın kadın örgütleri, feminist oluşumlar ve toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı üzerinden çeşitli hakların peşine düşenlerin, bugün eşcinselliği ve diğer cinsel yönelimleri savunur hâle gelmesi de bir gösterge değil midir?
Peki bu anlayışın sonu nereye varır?
Ülkemizin birçok üniversitesinde hâlihazırda “toplumsal cinsiyet eşitliği” adı altında çalışmalar devam etmektedir. Bununla birlikte, sadece LGBT dernekleri değil, pek çok kurumun da bu kavram adı altında yürüttüğü çalışmaların Avrupa Birliği’nden fon almanın bir yolu hâline geldiği görülmelidir.
Ayrıca başka bir ayrıntı daha var…
Akademimizin bu kavrama teslim olmuş olması, kullanılan kavramın zamanla siyasete ve kamusal alana da sirayet etmesine yol açtı. Örneğin Özgür Özel, iktidara gelmeleri hâlinde Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının adını “Kadın ve Cinsiyet Eşitliği Bakanlığı” olarak değiştireceklerini açıkladı. Böylece kavramın yalnızca teorik bir tartışma olmaktan çıkıp siyasal alanda da karşılık bulduğunu gördük.
Üstelik mesele bununla da sınırlı değil.
“Toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramı bir dönem MEB kitaplarında da yer aldı. Örneğin 2022 tarihli Demokrasi ve İnsan Hakları ders kitabında bu başlık altında içerikler bulunuyordu. Neyse ki daha sonra bu bölüm çıkarıldı.
Kavramlar, düşüncelerimizin sınırlarını belirler ve düşüncelerimizin zihnî hazinesi olan kavramlar, farkında olsak da olmasak da dünyayı algılama biçimimizi şekillendirir. Dolayısıyla olguyu hangi kelimeyle tarif ettiğiniz, ona nereden baktığınızı da gösterir.
Neticede aile ve ebeveynlik kurumlarımızı korumak adına, meselenin bu boyutunu gündemimize almak gerekiyor. LGBT hareketi ile “toplumsal cinsiyet” yaklaşımı arasındaki ilişki de bu çerçevede ayrıca tartışılmalıdır. Zira bu kavramların hangi kabullere dayandığı ve aile, ebeveynlik ve çocukluk anlayışımızı nasıl etkilediği üzerinde daha fazla düşünmek mecburiyetindeyiz.