BİR VEFA BORCU: PANTER EMEL'İ ANLAMAK
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir toplumun gerçek değeri, en güçlülerine gösterdiği saygıyla değil, kendisini savunamayanlara gösterdiği merhametle ölçülür.
Bu yüzden bazı insanlar yaşadıkları dönemin değil, gelecek zamanların insanıdır.
Onlar yaşarken anlaşılmazlar.
Söyledikleri fazla sert bulunur.
Mücadeleleri gereksiz görülür.
Israrları abartılı kabul edilir.
Fakat yıllar geçer, şartlar değişir, nesiller değişir ve bir gün toplum dönüp geriye baktığında şunu fark eder:
Aslında o insan, herkesin yıllar sonra göreceği şeyi çok daha önce görmüştür.
Panter Emel işte böyle bir insandı.
Bugün onu yalnızca bir hayvan hakları savunucusu olarak anmak, hayatını eksik okumak olur.
Bugün onu yalnızca Yeşilçam oyuncusu olarak hatırlamak da haksızlık olur.
Çünkü Panter Emel'in hikâyesi bir sanatçının hikâyesinden çok daha fazlasıdır.
Onun hikâyesi vicdanın hikâyesidir.
1941 yılında Bulgaristan'ın Rusçuk kentinde dünyaya gelen Emel Yıldız, henüz çocuk yaşlarda ailesiyle birlikte Türkiye'ye geldi.
Göçün ne olduğunu bilen bir kuşağın çocuğuydu.
Hayata sıfırdan başlamanın ne demek olduğunu bilen insanlardan biriydi.
Belki de bu yüzden hayatı boyunca güçsüz olanın yanında durmayı seçti.
Belki de bu yüzden herkesin baktığı yere değil, kimsenin bakmadığı yere baktı.
Genç yaşlarda Yeşilçam'a adım attı.
Dönemin dikkat çeken kadın oyuncularından biri oldu.
Birçok filmde rol aldı.
Kameraların sevdiği yüzlerden biriydi.
Fakat Türk sinema tarihindeki etkisi yalnızca oynadığı filmlerle sınırlı değildi.
Türk sinemasının yaşayan efsanesi olan Türkan Şoray'ın sinemaya adım atmasında da onun önemli bir rolü olduğu yıllardır anlatılır.
Bugün Türk sinemasının "Sultan"ı olarak kabul edilen bir ismin sektöre giriş hikâyesinde Panter Emel'in izi vardır.
Belki de kaderin cilvesi budur.
Kimi insanlar sahnenin ortasında görünür.
Kimi insanlar ise başkalarının sahneye çıkmasına vesile olur.
Panter Emel her ikisini de başarmış nadir isimlerden biriydi.
Fakat onu unutulmaz yapan şey sinema değildi.
Onu unutulmaz yapan şey karakteriydi.
Çünkü hayatının ilerleyen yıllarında şöhretin sağladığı konforlu alanı tercih etmek yerine çok daha zor bir yolu seçti.
Sessizlerin yanında durmayı seçti.
Konuşamayanların sesi olmayı seçti.
Ve bunu yaparken hiçbir zaman kolay olanı tercih etmedi.
Bugün geriye dönüp baktığımızda bunu daha net görebiliyoruz.
Çünkü Panter Emel'in mücadele etmeye başladığı yıllarda bugünkü iletişim imkânları yoktu.
Sosyal medya yoktu.
Kampanyalar yoktu.
Gündem oluşturacak dijital mecralar yoktu.
Fakat asıl mesele teknoloji eksikliği de değildi.
Asıl mesele zihniyetti.
İnsanlar görmek istemiyordu.
İnsanlar duymak istemiyordu.
İnsanlar konuşmak istemiyordu.
Panter Emel ise tam da bu sessizliğin ortasında konuşuyordu.
Belki de bu yüzden yalnız kaldı.
Bugün aradan onlarca yıl geçmiş durumda.
Teknoloji baş döndürücü bir hızla gelişti.
Bir cep telefonundan dünyanın öbür ucuyla saniyeler içinde iletişim kurabiliyoruz.
Milyonlarca bilgiye birkaç saniyede ulaşabiliyoruz.
Yapay zekâ konuşuyor.
Araçlar kendi kendine hareket ediyor.
İnsanlık uzayı yeniden keşfetmeye hazırlanıyor.
Ama bütün bu gelişmelere rağmen değişmeyen bir şey var:
Zihniyet.
Bugün hâlâ aynı meseleleri tartışıyoruz.
Bugün hâlâ aynı sorunları konuşuyoruz.
Bugün hâlâ sokak hayvanları meselesini çözebilmiş değiliz.
Bugün hâlâ insanlar birbirlerini dinlemek yerine birbirlerini suçluyor.
Bugün hâlâ toplumsal meseleler çözüm üretilmesi gereken alanlar olmaktan çıkıp taraflaşma alanlarına dönüşüyor.
Bugün hâlâ merhamet ile güvenlik sanki birbirinin düşmanıymış gibi sunuluyor.
Oysa devlet aklı ile vicdan birbirine rakip değildir.
Merhamet ile kamu düzeni birbirinin alternatifi değildir.
Bir toplum hem güvenli olabilir hem de vicdanlı olabilir.
Asıl mesele bunu başarabilecek ortak aklı ortaya koyabilmektir.
Panter Emel'in yıllarca anlatmaya çalıştığı şey de buydu.
Belki de bugün kendimize dürüstçe şu soruyu sormamız gerekiyor:
Eğer Panter Emel'in yıllar önce yaptığı uyarılar ciddiye alınsaydı, bugün aynı tartışmaları yaşıyor olur muyduk?
Eğer mesele yalnızca günlük siyasi hesaplarla değil, uzun vadeli sosyal politikalarla ele alınsaydı bugün burada olur muyduk?
Eğer belediyeler, merkezi yönetimler, sivil toplum kuruluşları ve toplumun kanaat önderleri onlarca yıl önce ortak bir çözüm kültürü geliştirebilseydi bugün aynı çıkmazları konuşuyor olur muyduk?
Kim bilir...
Belki de olmazdı.
Çünkü bugün yaşadığımız tablo aslında bir günün, bir yılın ya da bir hükümet döneminin sonucu değildir.
Bu mesele onlarca yıllık bir ihmaller zincirinin sonucudur.
Panter Emel'in farkı ise tam burada ortaya çıkıyor.
O, henüz kimsenin gündeminde olmayan bir soruna dikkat çekiyordu.
Sorun büyümeden önce konuşuyordu.
Krize dönüşmeden önce uyarıyordu.
Toplum kutuplaşmadan önce çözüm çağrısı yapıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki aslında onun mücadelesi yalnızca hayvanlar için değildi.
Toplumsal vicdanın korunması içindi.
Belki de Panter Emel'i en doğru anlatan şey onun öfkesi değil, merhametiydi.
Çünkü insanlar çoğu zaman onun yüksek sesini gördü.
Ama o sesin arkasındaki vicdanı göremedi.
Oysa onun öfkesi nefretten değil merhametten doğuyordu.
Sessiz kalamıyordu.
Görmezden gelemiyordu.
Başını çevirip yürüyemiyordu.
Rahatsız oluyordu.
Çünkü vicdan sahibi insanlar bazı şeylere alışamazlar.
Bazı görüntülere alışamazlar.
Bazı acılara alışamazlar.
Bazı haksızlıklara alışamazlar.
Panter Emel de alışamadı.
Belki de onu özel yapan şey tam olarak buydu.
Bugün sosyal medya çağında yaşıyoruz.
Her gün yüzlerce konu gündeme geliyor.
Bir gün konuşuluyor.
Ertesi gün unutuluyor.
Fakat Panter Emel'in mücadelesi gündemlik bir mücadele değildi.
Hayatını kapsayan bir mücadeleydi.
Moda olmadığı zaman da aynı şeyi savundu.
Popüler olmadığı zaman da aynı şeyi savundu.
Destek bulamadığı zaman da aynı şeyi savundu.
İşte bu yüzden samimiydi.
İşte bu yüzden gerçekti.
Bugün aramızdan ayrıldı.
Fakat geride yalnızca filmler bırakmadı.
Yalnızca anılar bırakmadı.
Yalnızca bir isim bırakmadı.
Bir vicdan muhasebesi bıraktı.
Bir soru bıraktı.
Ve o soru bugün hâlâ karşımızda duruyor:
Teknoloji bu kadar ilerlemişken, iletişim bu kadar kolaylaşmışken, bilgiye ulaşmak bu kadar mümkün hale gelmişken neden hâlâ aynı toplumsal sorunları konuşuyoruz?
Neden hâlâ birbirimizi anlamakta zorlanıyoruz?
Neden hâlâ çözüm üretmek yerine taraf seçiyoruz?
Belki de cevap Panter Emel'in hayatında saklıdır.
Çünkü teknoloji gelişebilir.
Şehirler büyüyebilir.
Binalar yükselebilir.
Araçlar değişebilir.
Ama bir toplumun vicdanı gelişmiyorsa, geriye kalan her şey eksik kalır.
Bugün Panter Emel'i uğurlarken yalnızca bir sanatçıyı uğurlamıyoruz.
Türk sinemasına katkı sunmuş bir ismi uğurlamıyoruz.
Türkan Şoray'ın sinemaya uzanan yolunda izi bulunan bir Yeşilçam emektarını da uğurlamıyoruz yalnızca.
Biz aslında bir vicdan nöbetçisini uğurluyoruz.
Herkes başka tarafa bakarken dönüp yere bakabilen bir insanı uğurluyoruz.
Herkes susarken konuşabilen bir insanı uğurluyoruz.
Herkes vazgeçerken direnen bir insanı uğurluyoruz.
Belki de bu yüzden Panter Emel'in ardından söylenecek en doğru söz şudur:
Bazı insanlar yaşarken değil, yıllar geçtikçe daha iyi anlaşılır.
Panter Emel de onlardan biriydi.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
Geride bıraktığı vicdan mirası, bu topraklarda yaşamaya devam etsin.