GÖSTERİ ÇAĞINDA ÇOCUK OLMAK; Mezuniyet Ritüellerini Pedagojik Özüne Döndürmek
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Eskiden mezuniyet törenleri, bir eşiği başarıyla atlayan çocuğun o duru sevincini paylaştığımız sade günlerden ibaretti. Bugün ise bazı törenlere baktığımızda sahnenin ortasında öğretmenin devleştiği, kameranın arkasında velinin performans sergilediği, çocuğun ise adeta şatafatlı bir dekor unsuruna dönüştüğü bir illüzyona tanıklık ediyoruz. Bu durum, çocuk merkezli olması gereken bir kutlamanın, farkında olmadan yetişkin dünyasının beklentilerine ve narsisizmine hizmet etmesi riskini doğuruyor.
Eğitim hayatının her basamağını abartılı ve dramatik ritüellerle yüceltmek, başarı kavramının içini boşaltırken çocukları da erken yaşta bir performans kültürünün parçası haline getirebiliyor. Öğretmen eğitici rolünden, veli ise sadece çocuğunun sevincine ortak olan o güvenli liman konumundan uzaklaştığında; çocuk, sosyal medya içeriği üretmek için kullanılan sevimli bir figüre indirgenme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Freud’un narsisizm, Bourdieu’nün ise "sembolik sermaye" olarak tanımladığı durum tam da burada hayat buluyor: Çocuğun kepi, cübbesi ya da sahnedeki abartılı gözyaşları, bazen yetişkinlerin toplumsal statü ve "en iyi ebeveyn/öğretmen benim" imajını tahkim etmek için kullandığı birer enstrümana dönüşebiliyor.
Peki, bu tıkanıklığı nasıl aşabiliriz? Dijital çağın getirdiği bu "gösteri pazarını" yeniden "eğitim kültürüne" nasıl tahvil edebiliriz? İşte hem veliler hem de öğretmenler bazında atabileceğimiz yapıcı adımlar:
1. Veliler: Dijital Vitrinlerden Gerçek Paylaşımlara
Toplumdaki sosyo-ekonomik sarsıntılar ve sınıf atlama arzusu, ebeveynleri bazen çocukları üzerinden bir "simülasyon dünyası" kurmaya itebiliyor. Evinde kitapla, sanatla, derinlikli sohbetlerle bağ kuramayan modern çağ velisi, bu eksikliği mezuniyetlerdeki şatafatla kapatmak isteyebiliyor. Çocuğunun başarısı ebeveynin dijital performans raporuna dönüştüğünde, orada koşulsuz sevgiden ziyade bir teşhir göze çarpıyor. Daha da üzücü olanı, bu törenlere bütçesi yetmeyen ya da bu gösterişe ortak olmak istemeyen ailelerin ve çocukların "uyum sağlayamama" gerekçesiyle akran zorbalığına veya sosyal dışlanmaya maruz kalmasıdır.
Bu illüzyonu kırmak adına ebeveynler olarak başarının ölçütünü şatafatlı etkinliklerde değil; çocuğun edindiği insani değerlerde, merakta ve karakter gelişiminde aramalıyız. Mezuniyetleri birer lüks yarışına dönüştürmek yerine; her bütçeye uygun, tüm çocukları kucaklayan, mahremiyeti koruyan ve sosyal medyanın onayına muhtaç olmayan sade, doğayla iç içe ve paylaşım odaklı piknikler veya ortak veda etkinlikleri organize etmeliyiz.
2. Öğretmenler: Popülizm Kıskacından Pedagojik Güvenceye
Ekonomik koşulların zorlayıcılığı ve rekabetçi eğitim piyasası, ne yazık ki bazı öğretmenleri sosyal medyayı kişisel bir pazarlama alanı veya özel ders/koçluk hizmetleri için bir "demo vitrini" olarak kullanmaya zorluyor. Bu durum, nitelikli öğretmenliğin çocuklara kazandırılan becerilerle değil, sene sonu yapılan şovların büyüklüğüyle ölçülmesine yol açıyor. "O sınıf bunu yapmış, bizim öğretmenimiz neden yapmıyor?" şeklindeki veli baskısı, işini hakkıyla yapan idealist öğretmenleri de bu popülist sarmalın içine çekiyor.
Pedagojik sorumluluğun bir gereği olarak, öğretmenlerin öğrencilerini kendi kişisel sosyal medya hesaplarında birer reklam unsuru veya PR malzemesi gibi paylaşmaları, çocuğun üstün yararı ve dijital ayak izi güvenliği açısından kurumsal olarak sınırlandırılmalıdır. Okul yönetimleri, öğretmenleri bu tarz şovlarla değil; ürettikleri projelerle, çocukların sosyal-duygusal gelişimine yaptıkları katkılarla ödüllendiren bir iklim yaratmalıdır. Gerçek bir eğitimci, konuyu uzun vadeli bir kamu çıkarı olarak ele alır ve kuşakların sessiz bir emekle yetiştiğini bilir.
3. Çocuklar: Yapay Travmalardan Doğal Çocukluğa
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyaya yansıyan bir ilkokul mezuniyet töreninde, öğretmenin kurdelelerin ucuna bağladığı küçük çocukları elinde makasla, hıçkırıklar içinde "bağımızı koparıyoruz" diyerek ağlatması, pedagojik açıdan düşündürücüdür. İlkokul çağındaki bir çocuğun öğretmenine duyduğu saf sevgiyi, adeta bir gelinin evden çıkarılması gibi dramatize ederek toplumsal bir travma seansına dönüştürmek çocuk ruhunda derin yaralar açabilir. Aslen üniversite düzeyinde, rüştünü ispat etmiş yetişkinlerin başarısını simgeleyen kep ve cübbe ritüelinin anaokullarına kadar indirilmesi, çocukları erken yaşta kaldıramayacakları bir performance stresine sokmaktadır.
Çocukluğun kendi hakikatine dönebilmesi için, törenlerin merkezine yetişkinlerin alkış açlığını değil, çocukların saf eğlencesini koymalıyız. Zorla ellerine verilen hediyeler, ezberletilmiş ağır konuşmalar yerine; çocukların gerçekten keyif alacağı beceri şenlikleri, kendi yaptıkları resimlerin sergileri, hep birlikte söylenen neşeli şarkılar ve oyunlar ön plana çıkarılmalıdır. Mezuniyet, bir ayrılık ve matem havasında değil; yeni bir başlangıcın heyecanı ve neşesiyle yaşanmalıdır.
Anlamı Yeniden İnşa Etmek
Bir öğretmen öğrencisinin önüne geçiyorsa orada eğitim değil ego; bir veli çocuğunu vitrin yapıyorsa orada sevgi değil teşhir; bir okul yönetimi buna çanak tutuyorsa orada eğitim kültürü değil gösteri pazarı vardır. "Yaşamla iç içe okul" ve "beceri temelli eğitim" modelini doğru uygulamak istiyorsak, çocukların ihtiyacının konfeti, abartılı dekorlar ve yapay gözyaşları olmadığını kabul etmeliyiz.
Belki de artık sadece karne günlerini değil, o günlere ve törenlere bizim yüklediğimiz anlamları radikal ama şefkatli bir şekilde masaya yatırmanın zamanı gelmiştir. Okulu bir gösteri sahnesi olmaktan çıkarıp yeniden hayatın, samimiyetin ve öğrenmenin merkezi haline getirdiğimizde; çocuklarımız da sadece çocuk olmanın ve başarmanın duru hafifliğini yaşayabileceklerdir.