KAPANAN KAPILAR, İÇİMİZDE KALAN EVLER

KAPANAN KAPILAR, İÇİMİZDE KALAN EVLER

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Haziran 12, 2026 - 11:37

Baba evine eskisi gibi gitmiyorsanız, her geçen gün “bir an önce gideyim” hissi içinizden yavaş yavaş çekiliyorsa; bilin ki o ev artık sadece duvarlardan ibaret değildir. Anne ve babanızın yokluğu, o kapıyı sessizce kapatmıştır.

Kaç kardeş olursanız olun, o evin kapısı artık eskisi gibi açılmaz. Yavaş yavaş kapanır; hem de insanın içini acıta acıta...

O eski tadı...
O eski kalabalığı...
O eski güzelliği...

O eski sesleri...
Sofraya çağıran o tanıdık sesleri...

Lambanın altında, sobanın başında toplanılan o akşamları...

Artık yok...
Ve bir daha da gelmeyecek.

Geçti o günler...

Geriye sadece “keşke”ler, biraz pişmanlık ve biraz burukluk kaldı.

Şimdi hepsi; hayallerimizde, gönlümüzde ve en çok da hasretimizde yaşıyor.

O evin önünde toplanan insanlar...
Komşular, akrabalar...

Kapı önünde oturup edilen sohbetler...
Paylaşılan ekmekler, bölüşülen dertler...

Birbirine olan sevgi, saygı ve yardımlaşma...

Ne kadar gerçekti...
Ne kadar içtendi...
Ne kadar özeldi...

O zamanlar saygı en büyük kuraldı.

Büyükler gelmeden sofra kurulmazdı...
Büyükler söylemeden bir işe başlanmazdı...

Bir plan, bir düzen, bir ahenk vardı hayatta.

Herkes yerini bilir, nasıl davranacağını öğrenirdi.

Hayatın içinde bir terbiye, bir denge vardı.

İnsanlar daha sade ama daha sağlıklıydı.

Yediklerimiz doğaldı...
Uykularımız huzurluydu...

Şimdiki gibi telaş yoktu.
Tüketim hırsı yoktu.

Şişmanlık neredeyse yoktu.
Hastalıklar bu kadar çoğalmamıştı.

Alınan bir elbise, bir ayakkabı; eskimeden, yıpranmadan değiştirilmezdi.

Her şeyin bir kıymeti vardı.
Hiçbir şey israf edilmezdi.

O zamanlar her şey yerli yerinde yapılırdı.

“Bu sene yağmur yok, kar yok... Ekinimiz olmadı.” diye kimse yakınmazdı.

Yağmur da yağardı...
Kar da...
Dolu da...

Toprakla insan arasında bir denge vardı.
Bir bereket vardı.

Köyün yollarında, kenarlarında yaz kış akan sular olurdu...

Hiç kesilmezdi o sular...

Yağmurlu günlerde öyle çoğalırdı ki karşıya geçmek için saatlerce beklediğimiz olurdu.

Ama kimse şikâyet etmezdi...

Çünkü o su, bereketti.

Köyümüzün çoğu şeker pancarı yetiştirirdi.

(Kocabaş derdik biz ona.)

Sulama derdi yoktu.
Su sıkıntısı yoktu.

Toprak cömertti...
İnsan emek verirdi...
Karşılığını alırdı.

Şekeri bile bakkaldan, pazardan almazdık...

Kendi toprağımızdan, kendi emeğimizden gelirdi her şey.

Bu yüzden her lokma daha kıymetliydi.
Daha helaldi.

Şimdi dönüp bakınca anlıyoruz...

Asıl zenginlik o günlermiş.

Kalabalık sofralar...
Açık kapılar...
İçten insanlar...

Biz fark etmeden geçti gitti...

Ve şimdi...

O evler hâlâ yerinde belki...

Ama içindeki hayat...

Artık sadece hatıralarda...