Madımak'tan Başbağlar'a: Hakikatin Aydınlatacağı Gelecek

Madımak'tan Başbağlar'a: Hakikatin Aydınlatacağı Gelecek

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 5, 2026 - 23:51

Türkiye'nin yakın tarihinde bazı tarihler vardır ki, yalnızca yaşandıkları günü değil, sonraki yılların toplumsal hafızasını da şekillendirir. 1993 yılının Temmuz ayı, bu bakımdan üzerinde en fazla düşünülmesi gereken dönemlerden biridir. Sadece üç gün arayla yaşanan iki büyük trajedi, onlarca insanın hayatına mal olmuş; aynı zamanda toplumun farklı kesimlerinde derin acılar ve kalıcı izler bırakmıştır.

2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Madımak Oteli'nde yaşanan olaylarda çok sayıda insan yaşamını yitirdi. Henüz bu acının etkisi devam ederken, 5 Temmuz gecesi Erzincan'ın Başbağlar köyü terör örgütü PKK tarafından hedef alındı. Köy basıldı, evler ateşe verildi ve 33 masum vatandaşımız şehit edildi. Başbağlar, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin sivillere yönelik en acımasız terör saldırılarından biri olarak hafızalara kazındı.

Bugün Başbağlar'ın 33 şehidini rahmet, minnet ve dualarla anıyoruz. Geride bıraktıkları ailelerin acısı ilk günkü kadar tazedir. Aynı şekilde Madımak'ta hayatını kaybeden vatandaşlarımız da bu ülkenin ortak hafızasının bir parçasıdır. Çünkü acının tarafı olmaz; adalet de seçici olamaz.

Ancak bu iki olayı yalnızca yıldönümlerinde hatırlamak yeterli değildir. Asıl yapılması gereken, onları meydana getiren şartları doğru analiz etmek ve benzer acıların tekrar yaşanmaması için gerekli dersleri çıkarmaktır.

1993, Türkiye açısından son derece kritik bir yıldı. Bir yandan terörle mücadele yoğun şekilde sürüyor, diğer yandan ülke siyasi, ekonomik ve toplumsal açıdan hassas bir dönemden geçiyordu. Böylesine kırılgan zamanlarda meydana gelen büyük olaylar, yalnızca ceza hukuku açısından değil; güvenlik, sosyoloji, psikoloji ve stratejik iletişim açısından da değerlendirilmelidir.

Toplumsal barış, devletlerin en önemli güvenlik unsurlarından biridir. Bir toplumun birbirine olan güveni zedelendiğinde, bundan yalnızca bireyler değil, devletin kurumsal yapısı da etkilenir. Bu nedenle tarih boyunca terör örgütleri ve şiddet yanlısı yapılar, sadece can kaybı vermeyi değil; toplum içinde korku, öfke ve ayrışma oluşturmayı da amaçlamıştır.

Bu nedenle Madımak ve Başbağlar, yalnızca iki ayrı trajedi olarak değil; Türkiye'nin toplumsal dayanışmasına vurulan iki ağır darbe olarak da değerlendirilmelidir.

Aradan otuz yılı aşkın bir süre geçti. Yargı süreçleri işletildi, çeşitli araştırmalar yapıldı. Buna rağmen kamuoyunda hâlâ cevap beklediği düşünülen sorular bulunmaktadır. Demokratik bir hukuk devletinde bu durum, yeni düşmanlıklar üretmenin değil; daha fazla şeffaflık ve daha kapsamlı araştırma yapılmasının gerekçesi olmalıdır.

Hakikati aramak, geçmişi istismar etmek değildir. Tam tersine, geçmişten ders çıkararak geleceği güvence altına almaktır.

Devletlerin gücü, yalnızca güvenlik kapasitesiyle değil; toplumun adalet duygusunu besleyebilmesiyle de ölçülür. Eğer toplumun bir kesiminde hâlâ açıklığa kavuşmasını bekleyen hususlar olduğuna dair bir kanaat varsa, bunların hukuk ve bilim çerçevesinde incelenmesi, devletin meşruiyetini zayıflatmaz; aksine güçlendirir.

Çünkü hakikat, hiçbir ideolojinin değil; milletin ortak hakkıdır.

Toplumları ayakta tutan yalnızca ortak sevinçler değildir; ortak acılar karşısında gösterdikleri vicdani duruş da bir milletin karakterini belirler. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için acıların yarıştırılmaması, aksine ortak bir hafızanın parçası hâline getirilmesi gerekir.

Ne yazık ki Türkiye, uzun yıllar boyunca bazı acıları ideolojik kampların penceresinden değerlendirme hatasına düştü. Madımak denildiğinde bir kesim konuştu, Başbağlar denildiğinde başka bir kesim... Oysa hayatını kaybedenlerin tamamı bu ülkenin insanıydı. Yakılan da bizim insanımızdı, kurşunlanan da bizim insanımızdı.

İşte bu nedenle Madımak ile Başbağlar arasında bir tercih yapmak değil, her iki olayın da eksiksiz şekilde aydınlatılmasını istemek, ortak vicdanın gereğidir.

Aradan geçen yıllar boyunca çok sayıda kitap yazıldı, belgeseller çekildi, akademik çalışmalar yapıldı ve yargı süreçleri işletildi. Buna rağmen kamuoyunda zaman zaman gündeme gelen bazı sorular varlığını sürdürmektedir. Güvenlik tedbirleri yeterli miydi? Kurumlar arasında koordinasyon eksikliği yaşandı mı? İstihbarat değerlendirmeleri doğru yapıldı mı? Olayların önlenmesine ilişkin ihmal iddiaları yeterince incelendi mi? Bu ve benzeri soruların hukuk devleti ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmesi, herhangi bir kurumu hedef almak değil; kamu vicdanını güçlendirmek açısından önemlidir.

Şeffaflık, devlet ile millet arasındaki güven ilişkisinin temelidir. Devletler hata yapabilir; önemli olan, bu hataların araştırılabilmesi, gerekli derslerin çıkarılması ve benzer olayların tekrarını önleyecek mekanizmaların kurulmasıdır.

Yakın tarihimiz bize bir gerçeği göstermektedir: Terör ve şiddet, yalnızca hedef aldığı insanları değil, toplumun birlikte yaşama iradesini de hedef alır. Bir saldırının amacı sadece can almak değildir; insanların birbirinden şüphe duymasını sağlamak, kutuplaşmayı derinleştirmek ve ortak yaşam zeminini zayıflatmaktır.

Bu nedenle, geçmişte yaşanan büyük toplumsal travmaları yalnızca ceza dosyaları olarak görmek yeterli değildir. Aynı zamanda bunların toplumsal etkileri, kamuoyuna yansıtılış biçimleri, medya dili, kriz yönetimi ve devlet kurumlarının refleksleri de bilimsel olarak incelenmelidir.

Bu noktada önemli olan, doğrulanmamış iddiaları gerçek gibi kabul etmek değildir. Tam tersine, yıllardır kamuoyunda dile getirilen iddiaların ve soru işaretlerinin deliller ışığında değerlendirilmesi, doğru olmayanların da yine şeffaf biçimde ortaya konulması gerekir. Çünkü cevabı verilmemiş her soru, zamanla spekülasyonların büyümesine zemin hazırlar.

Hakikat, söylentilerden daha güçlüdür. Devletin görevi de hakikatin ortaya çıkmasını sağlayacak zemini oluşturmaktır.

Bugün Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu şey, geçmişte yaşanan acıları yeni ayrışmaların gerekçesi yapmak değil; ortak hafızayı güçlendirecek bir anlayış geliştirmektir. Başbağlar'ın 33 şehidini rahmetle anarken de, Madımak'ta hayatını kaybedenleri saygıyla yâd ederken de ortak paydamız insan onuru, adalet ve toplumsal barış olmalıdır.

Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında tecelli etmez; toplum vicdanında da karşılığını bulmalıdır.

Geçmişi konuşmak, geçmişte yaşamak değildir. Aksine, geleceği daha sağlam inşa edebilmenin ön şartıdır. Milletler, acılarını unutarak değil; onları doğru anlayarak güçlenir. Çünkü unutulan acılar değil, unutulan dersler tekrar eder.

Bugün Türkiye, bölgesinde önemli bir aktör ve güçlü bir devlettir. Ancak güçlü devlet olmanın yalnızca askerî, ekonomik veya diplomatik bir boyutu yoktur. Güçlü devlet, aynı zamanda geçmişindeki karanlıkta kalmış noktaları araştırabilen, toplumsal hafızasına güven veren ve adalet duygusunu canlı tutabilen devlettir.

Bu nedenle Madımak ve Başbağlar üzerine konuşmak, eski tartışmaları yeniden alevlendirmek olarak görülmemelidir. Tam tersine, bu iki büyük acının bütün yönleriyle anlaşılması, benzer provokasyonların bir daha yaşanmaması için tarihî bir sorumluluktur.

Bugün yapılması gereken, geçmişe bugünün siyasi tartışmalarıyla bakmak değil; hukuk, tarih ve bilim ışığında yeni çalışmaların önünü açmaktır. Devlet arşivleri, hukukun ve millî güvenliğin izin verdiği ölçüde araştırmacılara açılmalı; tarihçiler, hukukçular, güvenlik uzmanları ve sosyal bilimciler bu olayları çok disiplinli bir yaklaşımla inceleyebilmelidir.

Hakikatten korkmamak gerekir. Çünkü gerçek, devleti zayıflatmaz; aksine devletin meşruiyetini ve milletin güvenini güçlendirir. Eğer cevaplanmış sorular varsa bunlar toplumla daha açık biçimde paylaşılmalı; eğer hâlâ araştırılması gereken hususlar bulunuyorsa, bunlar da hukuk devleti ilkeleri doğrultusunda ele alınmalıdır.

Bir toplumun en büyük güvencesi, adalet duygusudur. İnsanlar, devletin olayları bütün yönleriyle araştırdığına ve hiçbir acıyı görmezden gelmediğine inandığında, ortak gelecek fikri de güçlenir. Bu yüzden geçmişte yaşanan trajediler üzerinden yeni cepheler açmak yerine, ortak bir hafıza ve ortak bir vicdan oluşturmak zorundayız.

Başbağlar’da şehit edilen 33 vatandaşımızın hatırası, sadece Erzincan’ın değil, bütün Türkiye’nin emanetidir. Aynı şekilde Madımak’ta hayatını kaybeden insanların anısı da milletimizin ortak hafızasının ayrılmaz bir parçasıdır. Bu acılar arasında bir tercih yapmak değil, her iki acının da adalet ve hakikat ekseninde değerlendirilmesini istemek, toplumsal olgunluğun göstergesidir.

Türkiye, geçmişte pek çok badireyi birlik içinde aşmayı başarmış bir devlettir. Bugün de ihtiyacımız olan şey; öfkeyi büyütmek değil, sağduyuyu güçlendirmektir. Kutuplaşmayı derinleştirmek değil, ortak değerlerde buluşmaktır. Acıları siyasetin diliyle değil, vicdanın diliyle konuşabilmektir.

Başbağlar’ın 33 şehidini rahmet, minnet ve dualarla anıyor; Madımak’ta hayatını kaybeden vatandaşlarımızı da saygı ve rahmetle yâd ediyoruz.

Onlara karşı yerine getirebileceğimiz en büyük sorumluluk, acılarını yarıştırmak değil; gerçeğin eksiksiz ortaya çıkması için hukukun, bilimin ve tarihî sorumluluğun rehberliğinde çalışmaya devam etmektir.

Çünkü hakikat, yalnızca geçmişi aydınlatmaz.

Hakikat, milletlerin geleceğini de inşa eder.