Mesele Artık Kişiler Değil, Sistemin Kendisi
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Türkiye son yılların en büyük siyasi ve belediye soruşturmalarıyla karşı karşıya. İstanbul’dan başlayarak Türkiye’nin birçok il ve ilçesine kadar uzanan geniş çaplı operasyonlar artık yalnızca birkaç belediye başkanının veya birkaç siyasi ismin tartışılması olmaktan çıkmış durumda.
Bugün toplumun önemli bir kesimi artık daha büyük bir soruyu tartışıyor:
“Türkiye’de belediyeler gerçekten halka hizmet için mi yönetiliyor, yoksa siyasetin finans ve güç merkezlerine mi dönüştü?”
Son dönemde yürütülen soruşturmalarda ortaya atılan iddialar son derece ağır.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve iştiraklerine yönelik soruşturmada; ihaleye fesat karıştırıldığı, hayali ihalelerle kamu zararına neden olunduğu ve organize bir yapı kurulduğu iddiaları gündeme geldi.
Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla birlikte süreç yalnızca hukuki değil, aynı zamanda Türkiye’nin en büyük siyasi krizlerinden birine dönüştü.
Soruşturma kapsamında;
Murat Ongun,
Murat Çalık,
Resul Emrah Şahan,
Kadriye Kasapoğlu,
Mustafa Akın,
Cevat Kaya
gibi birçok önemli isim hakkında tutuklama kararları verildi.
Öte yandan Aziz İhsan Aktaş soruşturması kapsamında da belediyelere yönelik çok ciddi rüşvet ve ihale organizasyonu iddiaları ortaya atıldı. İddialara göre bazı belediyelerde ihaleler üzerinden kurulan ilişkiler ağıyla sistematik bir finans düzeni oluşturulduğu öne sürülüyor.
Beşiktaş Belediye Başkanı Rıza Akpolat,
Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer,
Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney,
Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Hakan Bahçetepe,
Avcılar Belediye Başkanı Utku Caner Çaykara,
Seyhan Belediye Başkanı Oya Tekin,
Ceyhan Belediye Başkanı Kadir Aydar
gibi isimler hakkında yürütülen soruşturmalar ve tutuklama süreçleri kamuoyunda büyük yankı uyandırdı.
Bununla da sınırlı değil…
Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek,
Eski İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer,
Büyükçekmece Belediye Başkanı Hasan Akgün,
Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler,
Manavgat Belediye Başkanı Niyazi Nefi Kara,
Şile Belediye Başkanı Özgür Kabadayı,
Bolu Belediye Başkanı Tanju Özcan,
Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım,
Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel
ve daha birçok isim hakkında yürütülen soruşturmalar toplumdaki güven krizini daha da büyüttü.
Elbette hukuk devletinde hiç kimse mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilemez. Nihai kararı bağımsız yargı verecektir. Ancak ortada görmezden gelinemeyecek başka bir gerçek daha vardır:
Toplum artık belediyeleri sorgulamaya başlamıştır.
Çünkü vatandaş bugün yalnızca siyasi tartışmaları değil, kendi hayatını düşünüyor.
Milyonlarca insan ekonomik sıkıntılarla mücadele ederken,
emekli geçim hesabı yaparken,
gençler gelecek kaygısı yaşarken,
insanlar vergilerinin nereye harcandığını sorguluyor.
Çünkü makam araçları,
belediye bütçeleri,
ihaleler,
imtiyazlar
ve kamu imkanları hiç kimsenin şahsi malı değildir.
Bunların tamamı milletin emanetidir.
İşte tam da bu nedenle toplumun bir kısmında artık çok daha sert söylemler yükseliyor.
Bugün bazı insanların “belediyeleri kapatın” demesinin altında yatan ana sebep de budur.
Burada anlatılmak istenen şey teknik olarak belediyelerin tamamen kaldırılması değildir. Asıl mesele, mevcut yerel yönetim sisteminin ciddi bir güven krizine girmiş olmasıdır.
Çünkü insanlar artık şu soruyu yüksek sesle sormaya başladı:
“Eğer belediyeler halka hizmet etmek yerine siyasi rant, ihale ve finans merkezlerine dönüşüyorsa, bu sistem yeniden tartışılmalı mı?”
Bugün belediyeciliğin ve yerel yönetim anlayışının;
valiliklere,
kaymakamlıklara,
Çevre Şehircilik İl Müdürlükleri’ne devredilmesini veya merkezi idareye daha fazla yetki verilmesini savunan insanların sayısı giderek artıyorsa, bunun temel nedeni işte bu güven kaybıdır.
Bir başka dikkat çekici nokta ise CHP içerisindeki tartışmalardır.
Kurultay süreçleri,
delege pazarlıkları,
adaylık karşılığı para iddiaları,
parti içi güç savaşları
ve kamuoyuna yansıyan çeşitli ses kayıtları toplumdaki soru işaretlerini daha da büyütmektedir.
İfadelerde; Muhittin Böcek’in oğlu Gökhan Böcek’in, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in talimatıyla Veli Ağbaba tarafından arandığını ve Muhittin Böcek’in yeniden aday gösterilmesi karşılığında 1 milyon euro talep edildiğini öne sürdüğü iddia edilmektedir.
Yine aynı ifadelerde;
Özgür Özel’in Antalya ziyareti sırasında poşet içerisinde 200 bin dolar teslim edildiği,
Konyaaltı Belediye Başkanlığı sürecinde partiye milyonlarca liralık destek sağlandığı,
geçmişte genel merkezden destek gelirken son dönemde belediyelerden genel merkeze para aktarıldığı yönündeki iddialar da kamuoyuna yansımıştır.
Yine kamuoyuna yansıyan iddialar arasında;
Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ın CHP Genel Merkezi’ne ve Özgür Özel’e para aktarıldığı yönündeki açıklamaları,
elinde CHP milletvekillerine ait olduğu öne sürülen bazı otel görüntülerinin bulunduğunu söylemesi,
ve Özgür Özel’in özel kalemiyle ilişkilendirilen çeşitli iddialar da yer almaktadır.
Elbette bunların tamamı yargı süreci içerisinde değerlendirilecek iddialardır. Ancak toplumun vicdanında oluşan soru işaretlerini görmezden gelmek mümkün değildir.
Bugün kamuoyunda birçok kişi şu soruyu sormaktadır:
“Mutlak butlan kararı sonrası yeniden genel başkanlığa dönen Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun ‘öncelikle partinin arınması lazım’ sözleri tam olarak neyi işaret ediyordu?”
Çünkü bugün ortaya saçılan iddialar;
delege pazarlıkları,
adaylık karşılığı para talepleri,
belediye imkanlarının siyasi güç devşirmek için kullanıldığı yönündeki suçlamalar,
ihale ilişkileri
ve parti içerisindeki finans tartışmalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, Kılıçdaroğlu’nun sözleri yeniden gündeme gelmiştir.
Kılıçdaroğlu’nun “partinin arınması lazım” çıkışı; bugün birçok kişi tarafından CHP içerisindeki rant, belediye ve çıkar ilişkilerine yönelik bir mesaj olarak yorumlanmaktadır.
Özgür Özel yönetiminin ise bu süreçte daha farklı bir tavır sergilediği görülmektedir.
Özellikle yürütülen soruşturmalara karşı verilen siyasi refleksler, kamuoyunun bir kısmı tarafından “savunma refleksi” olarak değerlendirilirken; bazı kesimler ise parti yönetiminin ortaya atılan ağır iddialar karşısında yeterince net bir iç muhasebe yapmadığını düşünmektedir.
Bir diğer önemli mesele ise muhalefetin toplumdaki güven problemidir.
Bugün vatandaş artık doğal siyaset görmek istiyor.
Hazırlanmış sahneler,
kurgu videolar
ve sonradan planlanmış siyasi refleksler toplumda eskisi kadar karşılık bulmuyor.
Özgür Özel’in mutlak butlan kararını yırttığı görüntüler üzerine yapılan tartışmalar da aslında tam olarak bu güven meselesini ortaya koyuyor.
İnsanlar artık yalnızca görüntüye değil, o görüntünün ne kadar samimi olduğuna bakıyor.
Çünkü siyaset artık gerçek reflekslerden çok sahneye dönüşmeye başladı.
Samimiyet yerine kurgu,
doğallık yerine poz,
çözüm yerine algı yönetimi üretiliyor.
Bugün Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın en büyük siyasi avantajlarından biri de muhalefetin toplumun bir kesimi tarafından yeterince sahici bulunmamasıdır.
Çünkü vatandaş artık slogan değil;
dürüstlük,
şeffaflık,
hesap verilebilirlik
ve gerçek hizmet görmek istemektedir.
Ve toplum bugün başka bir soruyu daha yüksek sesle sormaya başlamıştır:
100 yıllık bir devlet;
ilk yerli otomobilini bugün yapıyorsa,
ilk nükleer santralini bugün hayata geçiriyorsa,
ilk yerli tüfeğini, füzesini, roketini bugün üretiyorsa,
ilk milli savaş uçağını,
helikopterini,
tankını,
İHA’sını,
SİHA’sını,
uçak gemisini
ve daha sayamadığımız binlerce hizmeti Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın güçlü liderliğiyle bugün ortaya koyuyorsa;
o zaman yıllardır kendisini “devlet kuran parti” olarak tanımlayan CHP bu ülkeye ne kazandırmıştır?
Bugün insanlar bunu sorguluyor.
Çünkü CHP kendisini sürekli “devlet kuran parti” olarak tanımlarken; toplumun bir kesimi artık:
“Peki bu ülkeye somut olarak ne kazandırdınız?”
sorusunu yöneltiyor.
Elbette Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişini ve siyasi tarihini tek cümleyle değerlendirmek mümkün değildir. Ancak yıllardır iktidarı eleştiren bir anlayışın, kendi belediyeleri ve kendi iç yapılarıyla ilgili ortaya atılan ağır iddialar karşısında toplumu tatmin edecek açıklamalar yapamaması da ayrı bir problemdir.
Eğer bugün yürütülen soruşturmalar gerçekten millet adına yapılıyorsa, mesele yalnızca siyasi hesaplaşma görüntüsü vermemelidir.
Kim hangi ihaleye girdi?
Kim kamu gücünü şahsi veya siyasi çıkar için kullandı?
Kim belediyeleri halka hizmet yerine siyasi finans merkezine dönüştürdü?
Özgür Özel’in talimatıyla özel VIP araçlar satın alınıp içleri dizayn edilmedi mi?
Belediye başkanlarından talimatla genel merkeze para aktarılmadı mı?
Muhalefetin cevaplaması gereken asıl sorular bunlardır.
Mesele Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adayı olmak istemesi değildir.
Muhalefet sürekli olarak:
“Ekrem İmamoğlu Cumhurbaşkanı adayı olduğu için bu soruşturmalar açılıyor”
söylemini öne sürüyor.
Peki o zaman insanlar doğal olarak şu soruyu soruyor:
Bu soruşturmalar Muharrem İnce’ye niye açılmadı?
Dokunulmazlığı yoktu.
Kemal Kılıçdaroğlu’na niye açılmadı?
Ekmeleddin İhsanoğlu’na niye açılmadı?
Ondan önceki adaylara niye açılmadı?
Cumhurbaşkanı adayı olmak da,
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne aday olmak da meşrudur.
Buna kimse karşı değildir.
Mesele; meşru hedeflere ulaşmak için gayrimeşru yöntemler kullanılıp kullanılmadığıdır.
Toplum bugün tam olarak bunu sorguluyor.
Muhalefetin cevaplaması gereken en önemli sorulardan biri de şudur:
Delegelerle pazarlık yapıldı mı, yapılmadı mı?
Pavyonlarda delege satın alındı mı, alınmadı mı?
Belediye imkanları siyasi güç devşirmek için kullanıldı mı, kullanılmadı mı?
Çünkü artık toplum şunu görmek istiyor:
Temiz toplum,
temiz siyaset,
şeffaf yönetim,
dürüst belediyecilik
ve yalnızca millete hizmet anlayışı.
Siyaset makam için değil,
millete hizmet için yapılmalıdır.
Çünkü makamlar geçicidir.
Koltuklar geçicidir.
Siyasi güç geçicidir.
Kalıcı olan tek şey;
insanın ardında bıraktığı hizmet,
dürüstlük
ve milletin gönlündeki yeridir.
Türkiye artık kavga eden değil;
üreten,
çalışan,
millete hizmet eden,
şeffaf,
hesap verebilen
ve devletin imkanını yalnızca millet için kullanan bir siyaset anlayışını görmek istemektedir.
Çünkü mesele artık kişiler değil,
sistemin kendisidir.