SESSİZLİĞİN SİYASETİ: KONUŞANLAR MI, SUSANLAR MI TOPLUMU YÖNLENDİRİYOR?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Bir toplumun ne düşündüğünü anlamak için yalnızca meydanlarda yükselen seslere, sosyal medyada dolaşıma giren mesajlara veya gündemi belirleyen tartışmalara bakmak yeterli değildir. Asıl mesele, bütün bu gürültünün dışında kalan insanların ne düşündüğü, neden konuşmadığı ve hangi şartlarda düşüncelerini ifade etmekten vazgeçtiğidir. Çünkü toplumsal hayatın görünür yüzü, her zaman toplumun tamamını temsil etmez. Bazen birkaç kişinin ısrarla tekrarladığı bir düşünce, milyonlarca insanın ortak kanaatiymiş gibi sunulabilir. Bazen de geniş bir kesimin benimsediği görüş, yeterince yüksek sesle dile getirilmediği için kamusal alanda varlık gösteremez. Böyle durumlarda toplumun gerçek eğilimleriyle toplum adına konuşanların oluşturduğu görüntü birbirinden uzaklaşmaya başlar. Bu mesafe, yalnızca iletişimle ilgili bir sorun değildir; insanların birbirini nasıl algıladığını, karar vericilerin toplumsal beklentileri nasıl okuduğunu ve kamusal tartışmaların hangi yönde ilerlediğini doğrudan etkileyen bir meseledir.
Sessizliğin nedenlerini anlamadan sessizliği bir tercih olarak yorumlamak, toplumsal davranışın en önemli ayrıntılarından birini gözden kaçırmaktır. İnsanlar her zaman düşüncelerini özgürce ifade edebilecekleri bir ortamda yaşamaz. Bazen yanlış anlaşılma kaygısı, bazen çevresinden dışlanma ihtimali, bazen de bir tartışmanın gereksiz yere büyüyeceği düşüncesi onları geri çekilmeye yöneltir. Kimi insan düşüncesini açıklamak için uygun zamanı bekler; kimi insan ise konuşmasının hiçbir şeyi değiştirmeyeceğine inandığı için sessiz kalır. Bu farklı nedenlerin aynı davranışta, yani susmakta birleşmesi, sessizliğin tek bir anlamı olmadığını gösterir. Bir kişinin susması onay anlamına gelmeyebilir. Bir başkasının konuşması da bütün toplumu temsil ettiği anlamına gelmez. Toplumsal kanaati doğru okuyabilmek için söylenenlerin yanında söylenmeyenleri, görünür olanın yanında görünmeyeni de anlamaya çalışmak gerekir.
Dijital iletişim araçlarının gündelik hayatın merkezine yerleşmesi, bu meseleyi daha karmaşık bir hâle getirdi. Sosyal medya platformları, insanların düşüncelerini paylaşmasını kolaylaştırırken aynı zamanda hangi düşüncelerin daha fazla görünür olacağını belirleyen yeni bir düzen oluşturdu. Bir mesajın çok sayıda paylaşılması, onun toplumun geniş kesimleri tarafından benimsendiğini kanıtlamaz. Bir görüşün sürekli karşımıza çıkması, o görüşün gerçek hayatta da aynı ölçüde yaygın olduğu anlamına gelmez. Dijital ortamda görünürlük, çoğu zaman tekrar, etkileşim ve dikkat çekme kapasitesiyle ilişkilidir. Bu nedenle yüksek sesle dile getirilen bir düşünce, kendi yaygınlığını kendisi kanıtlayan bir görüntü oluşturabilir. İnsanlar aynı mesajla tekrar tekrar karşılaştıklarında, onun toplumun genel kanaatini yansıttığını düşünmeye başlayabilir. Böylece görünürlük, zamanla toplumsal gerçekliğin ölçüsü gibi algılanır.
Bu noktada kamuoyu ile kamuoyunun görüntüsü arasındaki fark önem kazanır. Kamuoyu, farklı düşüncelerin, deneyimlerin, beklentilerin ve değerlendirmelerin bir araya gelmesiyle oluşan hareketli bir yapıdır. Kamuoyunun görüntüsü ise çoğu zaman belirli mesajların öne çıkarılması, bazı seslerin sürekli duyulması ve diğerlerinin geri planda kalmasıyla şekillenir. Bu iki alan birbirine yaklaştığında toplum kendisini daha doğru ifade edilmiş hisseder. Aralarındaki mesafe büyüdüğünde ise insanların gerçek düşünceleriyle kamusal tartışmaların yönü arasında uyumsuzluk ortaya çıkabilir. Böyle bir uyumsuzluk, toplumun kendi içindeki farklılıkları anlamasını zorlaştırdığı gibi, toplumsal meselelerin sağlıklı biçimde değerlendirilmesini de güçleştirir.
Sessizliğin siyaseti tam da burada başlar. Siyaset yalnızca konuşulan sözlerden, verilen mesajlardan veya yapılan açıklamalardan ibaret değildir. İnsanların hangi konuları konuşabildiği, hangi meselelerde geri çekildiği ve hangi düşüncelerin kamusal alanda karşılık bulduğu da siyasi hayatın bir parçasıdır. Bir toplumda belirli görüşlerin sürekli gündemde tutulması, diğer görüşlerin ise tartışma alanının dışında kalması, zamanla insanların düşüncelerini ifade etme biçimini değiştirebilir. İnsanlar yalnızca kendi kanaatlerini değil, çevrelerinin bu kanaate nasıl tepki vereceğini de hesaba katmaya başlar. Böylece düşünce, ifade edilmeden önce sosyal çevrenin beklentileriyle karşılaşır. Kişi kendi düşüncesini açıklamak yerine, açıklamanın doğurabileceği sonuçları değerlendirmeye yönelir. Bu durum, kamusal tartışmaların gerçek düşünce çeşitliliğini yansıtmasını güçleştirebilir.
Toplumun geniş kesimlerinin sessiz kalması, bu sessizliğin mutlaka örgütlü bir biçimde yönlendirildiği anlamına gelmez. Ancak sessizliğin ortaya çıkardığı boşluk, başkaları tarafından doldurulabilir. Kendilerini daha fazla ifade eden gruplar, tartışmaların çerçevesini belirleme konusunda avantaj elde edebilir. Hangi soruların sorulacağı, hangi olayların öne çıkarılacağı ve hangi meselelerin önem sırasına alınacağı, kamusal gündemin yönünü etkiler. Bu nedenle bir tartışmanın içeriği kadar, tartışmanın hangi şartlarda yürütüldüğü de önemlidir. İnsanlar kendilerini ifade edebilecekleri bir alan bulamadıklarında, kamusal alanda karşılaştıkları düşünceleri toplumun tamamının kanaati olarak değerlendirmeye daha yatkın hâle gelebilir. Böylece görünür sesler, görünmeyen düşüncelerin üzerinde daha fazla ağırlık kazanabilir.
Burada asıl mesele, insanların daha fazla konuşmasını istemekten ibaret değildir. Herkesin her konuda görüş bildirmesi, sağlıklı bir kamusal hayatın tek ölçüsü olamaz. Önemli olan, insanların konuşmayı tercih ettiklerinde düşüncelerini açıklayabilecekleri, konuşmamayı tercih ettiklerinde ise bu sessizliğin otomatik olarak bir kanaat şeklinde yorumlanmayacağı bir toplumsal ortamın varlığıdır. İnsanların birbirini dinleyebilmesi, farklı düşüncelerin peşinen düşmanlık veya aidiyet ölçüsü olarak görülmemesi ve tartışmaların kişilerin kimliklerinden çok fikirleri üzerinden yürütülmesi gerekir. Çünkü düşüncenin ifade edilmesini güçleştiren ortamlar, yalnızca konuşanları değil, toplumun tamamını etkiler. Kamusal tartışmalar daraldıkça toplumsal meselelerin gerçek boyutlarını anlamak da zorlaşır.
Sessizliğin siyaseti, aynı zamanda sorumluluk meselesidir. Bir toplumun kendi kanaatini doğru biçimde ifade edebilmesi için yalnızca bireylerin konuşma cesaretine değil, kamuoyunu anlamaya çalışanların da dikkatli ve ölçülü davranmasına ihtiyaç vardır. Sosyal medya etkileşimlerini toplumsal iradenin kesin göstergesi olarak kabul etmek, birkaç görünür tartışmadan hareketle geniş kitleler adına hüküm vermek veya sessiz kalanları belirli bir görüşün destekçisi saymak, toplumun gerçek yapısını anlamayı güçleştirir. Sağlıklı bir değerlendirme, kolayca ölçülebilen görünür tepkilerle sınırlı kalmamalıdır. İnsanların neden konuştuğu, neden sustuğu ve düşüncelerini hangi şartlarda değiştirdiği de dikkate alınmalıdır.
Bir toplumun gücü, yalnızca sesini yükseltebilmesinde değil, kendi içindeki farklı düşünceleri anlayabilmesinde de ortaya çıkar. Her tartışmanın bir tarafının diğerini susturmaya çalıştığı, her farklı görüşün bir kimlik çatışmasına dönüştürüldüğü ortamda insanlar düşüncelerini paylaşmak yerine kendilerini korumaya yönelir. Bu durum, toplumun kendi meselelerini sağlıklı biçimde konuşabilme kapasitesini zayıflatır. Oysa farklı düşüncelerin varlığı, toplumsal hayatın doğal bir parçasıdır. Bir düşüncenin değerini belirleyen şey, ne kadar yüksek sesle dile getirildiği değil; ne kadar tutarlı olduğu, hangi gerekçelere dayandığı ve karşısındaki sorulara ne ölçüde cevap verebildiğidir.
Sessizlik bazen bir düşüncenin henüz ifade edilmemiş hâlidir; bazen bir itirazın, bazen bir tereddüdün, bazen de konuşmanın anlamını yitirdiği düşüncesinin sonucudur. Bu nedenle sessiz kalanları anlamadan onların adına konuşmak, toplumun gerçek kanaatini okumak yerine görünür olanın sınırları içinde kalmaktır. Kamusal hayatın sağlıklı işlemesi, insanların yalnızca konuşmasına değil, birbirini doğru anlamasına da bağlıdır. Bir toplumun ne düşündüğünü öğrenmek isteyenler, yalnızca en çok konuşanlara kulak vermekle yetinmemelidir. Çünkü toplumun yönünü belirleyen düşünceler her zaman en yüksek sesle dile getirilenler değildir.
Asıl soru, kimin daha yüksek sesle konuştuğu değil; kimin düşüncesinin duyulabildiği, kimin düşüncesinin görünmez kaldığı ve bu görünmezliğin hangi sonuçları doğurduğudur. Sessizliğin siyaseti, toplumun sesini kısmakla değil, toplum adına konuşanların gerçekten kimi temsil ettiğini sorgulamakla anlaşılabilir. Bir toplumun gerçek kanaatini kavramak, gürültünün içinde kaybolan düşünceleri fark etmeyi gerektirir. Zira bazen kamusal alanda en fazla duyulan ses, toplumun tamamının sesi değildir; toplumun henüz duyulmamış düşünceleri ise geleceğin yönünü belirleyecek asıl soruları içinde taşıyor olabilir.