Vefa Beklemez: Şehit ve Gazilerimize Saygıyla

Vefa Beklemez: Şehit ve Gazilerimize Saygıyla

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 17, 2026 - 11:02

Bir ülkenin vicdanı bazen kalabalık meydanlarda atılan sloganlarda değil, sessizce bekleyen birkaç insanın gözlerinde görünür. Ankara Güvenpark’ta günlerdir süren oturma eylemi de böyle bir manzara ortaya koyuyor. Orada bekleyenler ne siyasetin gündemini değiştirmeye çalışıyor ne de toplumdan bir ayrıcalık talep ediyor. Onlar, bu ülkenin bağımsızlığı ve güvenliği için ödenmiş en ağır bedellerin geride bıraktığı emanetler olarak, devletlerinden hak ettikleri vefayı bekliyor.

Bu manzaraya bakarken aklıma tek bir cümle geliyor:

Güvenpark’ta oturma eylemi yapan şehit yakınlarımızı ve gazilerimizi sırtımızda taşısak, yine de haklarını ödeyemeyiz.

Çünkü bazı borçlar hesap cetvelleriyle kapanmaz.

Bir evladını toprağa veren annenin, eşini vatan uğruna kaybeden bir kadının, babasının mezarına bayram sabahı tek başına giden bir çocuğun yaşadığı boşluğu hiçbir kanun dolduramaz. Aynı şekilde, ömrünün geri kalanını bedenindeki kurşun yaralarıyla, kopan uzuvlarıyla veya hiç dinmeyen ağrılarıyla geçirmek zorunda kalan bir gazimizin ödediği bedelin de maddi bir karşılığı yoktur.

Öyleyse mesele nedir?

Mesele, devletin kendi kahramanlarına gösterdiği vefanın gecikmemesidir.

Çünkü şehit yakınları ve gazilerimiz bugün talep ettikleri hakların karşılığında can vermediler. Hiçbiri bir maaş hesabı yaparak cepheye gitmedi. Hiçbiri “Bana hangi sosyal hak verilecek?” diye düşünerek terörle mücadele etmedi. Onlar görevlerini yerine getirdi. Şimdi ise devletin kendi sorumluluğunu eksiksiz yerine getirmesini bekliyorlar.

Bu beklenti bir lütuf talebi değildir.

Bu beklenti, adalet talebidir.

Ne yazık ki kamuoyunda bazen şehit ailelerinin ve gazilerimizin talepleri yalnızca ekonomik başlıklar üzerinden tartışılıyor. Oysa özlük hakları meselesi maaş artışından ibaret değildir. Bu konu, devlet ile vatandaş arasındaki güven ilişkisinin en hassas noktalarından biridir.

Çünkü bugün üniformasını giyerek göreve çıkan her Mehmetçik, her polisimiz, her güvenlik görevlimiz yalnızca kendisi adına görev yapmıyor. Arkasında bıraktığı ailesinin de devlete emanet olduğunu bilerek görev yapıyor.

İşte bu nedenle Güvenpark’ta yükselen sessizlik, yalnızca bugünün meselesi değildir.

O sessizlik, yarın sınır hattında görev yapacak genç bir askerin ailesine verilen güvenceyle de ilgilidir.

Devlet güçlüdür.

Türk devleti, tarih boyunca en zor dönemlerde dahi milletini ayakta tutmayı başarmış büyük bir devlet geleneğine sahiptir. Ancak güçlü devlet olmanın yalnızca caydırıcı bir orduya, gelişmiş savunma sanayisine veya güçlü diplomasiye sahip olmakla sınırlı olmadığı da unutulmamalıdır.

Devletin gerçek büyüklüğü, gerektiğinde kendi evlatlarına gösterdiği vefada ortaya çıkar.

Şehit yakınları ve gazilerimiz herhangi bir sivil toplum grubunu temsil etmiyor.

Onlar, devletin bekası için bedel ödeyen insanların aileleridir.

Bu nedenle onların talepleri bürokratik dosyalar arasında aylarca bekleyecek sıradan başvurular gibi değerlendirilemez.

Çünkü burada bekleyen yalnızca evrak değildir.

Bekleyen, vefadır.

Bekleyen, adalettir.

Bekleyen, milletin vicdanıdır.

Tam da bu noktada yıllardır tartışılan başka bir konu yeniden gündeme gelmektedir.

Askerî hastaneler...

Bu mesele çoğu zaman ideolojik tartışmaların gölgesinde değerlendiriliyor.

Oysa konuya yalnızca sağlık hizmeti olarak bakmak büyük eksiklik olur.

Harp tıbbı, dünyanın her ülkesinde ayrı bir uzmanlık alanıdır.

Çatışma bölgelerinde meydana gelen yaralanmaların tedavisi, rehabilitasyon süreçleri, protez uygulamaları, sinir hasarları, patlama travmaları ve psikolojik destek mekanizmaları sıradan sağlık hizmetlerinden farklıdır.

Bu nedenle askerî hastaneler yalnızca bina değildir.

Onlar yıllarca oluşmuş kurumsal hafızadır.

Savaş cerrahisinin birikimidir.

Terörle mücadeleden edinilmiş tecrübedir.

Uzmanlaşmış insan kaynağıdır.

Gazilerimizin birçoğu, yaşadıkları yaralanmalar nedeniyle ömür boyu sağlık desteğine ihtiyaç duyuyor.

Bu destek yalnızca ameliyatla sınırlı değildir.

Fizik tedavi, rehabilitasyon, psikolojik destek, protez teknolojileri ve sürekli takip gerektiren uzun bir yaşam mücadelesidir.

İşte bu nedenle askerî hastanelerin yeniden etkin biçimde yapılandırılması yalnızca sağlık politikası değil, aynı zamanda millî güvenlik politikasıdır.

Çünkü savaşın bittiği yerde gazimizin mücadelesi bitmiyor.

Asıl mücadele çoğu zaman eve döndükten sonra başlıyor.

Bir devlet, cephede yaralanan askerini en iyi şekilde tedavi edebildiği ölçüde güçlüdür.

Bu aynı zamanda gelecekte görev yapacak personelin devlete duyduğu güveni de artırır.

Hiçbir asker, arkasında bırakacağı ailesinin unutulacağını düşünmek istemez.

Hiçbir asker, yaralandığında sıradan bir hasta gibi görülmek istemez.

Devlet, gerektiğinde bu güveni hissettirebildiği ölçüde büyüktür.

Bugün Güvenpark’ta bekleyen insanlar aslında devlete güvenlerini kaybettikleri için değil, devletin kendilerini duyacağına inandıkları için oradalar.

Bu ayrıntı son derece önemlidir.

Onlar seslerini başka yerlere değil, devletlerine duyurmaya çalışıyorlar.

Çünkü bilirler ki bu devlet, tarih boyunca şehidine sahip çıkmış bir devlettir.

Bizler de aynı inançla, bu haklı taleplerin en kısa sürede karşılık bulmasını temenni ediyoruz.

Şehit yakınlarımızın özlük haklarına ilişkin beklentileri hakkaniyet temelinde karşılanmalı, gazilerimizin yaşamlarını kolaylaştıracak sosyal düzenlemeler süratle hayata geçirilmeli ve askerî hastanelerin yeniden etkin bir yapıya kavuşturulması için gerekli adımlar vakit kaybetmeden atılmalıdır.

Çünkü mesele yalnızca bugünün mağduriyetini gidermek değildir.

Mesele, yarın üniformasını giyerek görev yerine gidecek her Mehmetçiğe, her polisimize ve her güvenlik görevlimize şu güveni verebilmektir:

“Bu devlet, görevini yapan evladını da, onun geride bıraktığı emaneti de hiçbir zaman yalnız bırakmaz.”

İşte gerçek vefa budur.

Ve vefa, hiçbir zaman beklememelidir.

Şunu özellikle ifade etmek isterim ki; şehitler arasında rütbe tasnifi yapılamaz. Çünkü şehadet, beşerî makam ve unvanların ötesinde, ulaşılabilecek en yüce mertebedir. Omzundaki apolet ne olursa olsun, vatan uğruna canını feda ettiği anda en büyük rütbeye erişmiş, milletimizin gönlünde ebediyen aynı onurlu makamda yerini almıştır. Bu nedenle şehitler arasında ayrım yapmak, onların fedakârlığını rütbeler üzerinden değerlendirmeye çalışmak hem vicdani hem de millî hafızamız açısından doğru değildir.

"Kur'an-ı Kerim'in açık hükmü gereği, şehitler ölü değildir. 'Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar Rableri katında diridirler...' (Âl-i İmrân, 3:169)." Bu nedenle şehitler arasında rütbe ayrımı yapmak yerine, onların tamamını aynı kutsal makamın temsilcileri olarak görmek ve haklarını teslim etmek gerekir.

Yazımı burada noktalarken; devletimizin bekâsı, vatanımızın bölünmez bütünlüğü, ezanımızın susmaması ve şanlı bayrağımızın ilelebet semalarda dalgalanması uğruna canlarını feda eden aziz şehitlerimizi rahmet, minnet ve sonsuz saygıyla yâd ediyorum.

Aynı zamanda; bu kutlu dava uğruna babasını, eşini, evladını, kardeşini toprağa veren kıymetli şehit ailelerinden ve ömürlerinin en güzel yıllarını vatan hizmetine adayan, bedenlerinin bir parçasını bu topraklar için feda eden kahraman gazilerimizden de helallik diliyorum.

Çünkü sizin fedakârlığınız olmasaydı, bugün ne bu satırlar yazılabilirdi ne de bizler hür bir vatanda geleceğe umutla bakabilirdik.

Allah sizlerden razı olsun. Aziz şehitlerimizin ruhları şâd, mekânları cennet; kahraman gazilerimizin ömürleri bereketli ve sağlık içinde olsun.