YAŞAMAK, Özgürlüğün Tanrı’ya Açılan Kapısıdır!
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
İnsan merkezli çok boyutlu duygu ve düşüncelerin su yüzüne çıktığı zamanlarda nefs, arzu ve istekler, ego, içgüdüsel tepkiler, acılar, üzüntüler, öfkeler, olumlu veya olumsuz refleksler harekete geçer ve olması muhtemel pozitif ve negatif davranış şekillerini oluşturmaya başlar. Her insanın içinde övülmek, anılmak, sevilmek gibi hisler vardır.
İşte bu hislerin tersi davranış şekilleri, duyumlar, görsel, sözlü ve yazılı kendisiyle ilgili her şey karşı tarafa yönelik tepkileri ortaya çıkartır. Sadece ortaya çıkartmakla kalmıyor, aynı zamanda bencil/egoist bir kişiliğin oluşumunu da sağlayabilir.
Bu durum her meslekten insanda hasıl olur. Bilhassa siyasetçilerde, mevki ve makam sahibi kişilerde, sanatçılarda, gazeteci ve yazarlarda biraz daha ön plana çıkıyor.
Yaratılmışlığın insani sınırlarının dışına çıkılarak sıra dışı, tuhaf ve absürt davranışlar sergileyen insan, zamanla psikolojik bunalımlar dahil olmak üzere her türlü kişilik bozukluğunun belirtilerini de göstermeye başlıyor.
Zihniyeti, görüşü/fikri, siyasi düşüncesi, ideolojisi ve inancı ne olursa olsun yukarıda bahsettiğimiz insani fonksiyonlardan asla ve asla kurtulmak mümkün değildir. Kimse mükemmel değildir.
Doğru ve yanlış, iyi ve kötü, güzel ve çirkin gibi değer ölçüleri insanın iç dünyasının merkezinde turnusol kağıdı gibidir.
Bu durumun ortası yoktur. Mutlaka birine yakın veya uzaktır insan.
Ahlaki yönden dünyanın her yerinde insan, insandır.
Zaman, mekan ve insan...
Mekan deyince hemen doğayı hatırlamalıyız.
Zaman; evrenin varoluşu ile başlayan milyonlarca yıllık sürecin işleyişi üzerine, insanın da içinde bulunduğu küçücük dünyamızdaki değişimler, dönüşümler ve gelişimlerdir.
Tarih bilinci üzerine odaklandığımızda “zaman” kavramı insan için adeta bir süzgeç ve sünger gibi farklı bir atmosferin oluşumuna neden olur.
Çünkü yaratılmışlığın yegâne gayesi yönünde zaman su gibi akıyor.
Zaman aktıkça insanın varlığı ve yokluğu üzerinde felsefi, psikolojik ve inanç boyutundaki sorgulamalara şahit oluruz.
Ve ister istemez de ahlaki değerlerin zuhur edişini ve insanı kuşatışını görürüz.
Dünyadaki bütün dinler, bütün medeniyetler ve bütün kültürler insan merkezlidir.
İnsanın yaratıldığı ilk günden bu yana insan, insanın kanını akıtmıştır.
İlk insan Hz. Adem ve oğulları Habil ile Kabil örneği...
Ve Tanrı, insana yapması gerekenlerle yapmaması gerekenleri kutsal kitapları ve peygamberleri aracılığı ile emrediyor.
Ta baştan özgür bırakılıyor insan.
Ve iki yol var:
Hak ve Batıl.
Yani iyi ve kötü...
Ortada ise şeytan zuhur ediyor.
Vesvese dediğimiz olay...
Hemen hemen bütün dinlerin özünde doğru ve yanlış olmak üzere iki yol, insanın ömrünün belirleyicisi olmuştur.
Bu iki yol üzerinde mutluluğun, huzurun, sevginin ve aşkın meşaleleri olduğu gibi mutsuzluğun, huzursuzluğun, düşmanlığın, kinin, öfkenin ve kan dökmenin meşaleleri de vardır.
İnsan bu iki yoldan birini tercih ederek amacına doğru yürümek zorunda olduğunun bilincindedir.
Fakat özgürdür.
Tanrı insanı daha yaratılışında özgür bırakmıştır.
İster şeytanın ister Tanrı’nın yolunda yürür.
Çünkü Tanrı insanı sadece bu konuda değil, her konuda özgür bırakmıştır.
O halde özgürlük kavramı bile Tanrı’nın kutsadığı, belirlediği ve istediği bir yaşam şeklini hatırlatmaktadır.
Çünkü Tanrı’nın kendisi özgürdür.
İnsan da Tanrı’nın bir parçası olduğuna göre elbet ki özgürlük insana göredir.
Bütün bu izahlardan sonra şimdi gelelim biz yazarların, gazetecilerin ve sanatçıların ruh dünyasını yansıtan içgüdüsel dürtüler dahil olmak üzere beğenilmek, sevilmek ve övülmek hastalığına...
İster gazeteci, ister yazar ve ister sanatçı olalım;
İlla yaptığımız haber herkes tarafından okunsun ve beğenilsin...
İlla yazdığımız köşe yazısı herkes tarafından okunsun ve övülsün...
İlla ortaya koyduğumuz eser takdir edilsin...
İşte bu “illaki”lerden asla kurtulamayız.
Maalesef eleştirilere, uyarılara ve ikazlara hiçbir zaman tam anlamıyla tahammül edemeyiz.
O yüzden de ister gazeteci, ister yazar ve ister sanatçı olalım, kendimizi tamamlayamıyoruz.
Eksiklerimizi göremiyoruz ve sürekli egoist davranışlar sergiliyoruz.
Sonunda da kendimizi yenilemeden kendi karanlığımızda, ışıksız yol alıyoruz.
Yani zaman içinde kendimize tapınır hale geliyoruz.
İçimizde oluşturduğumuz tapınağa göre bir ibadet şekliyle Tanrı’yı rafa kaldırıp farkında olmadan kendimize tapmaya başlıyoruz.
Gazeteci ve yazarım ama keşke her insanın ruh portresini çizebilecek seviyede evrensel bir ressam olabilseydim.
Keşke birileri de benim ruh portremi çizip bana gösterebilseydi...
İşte o zaman dünyalar benim olurdu.
Yazılarımda söz konusu insan olduğu zaman evrensel pencereden bakmaya çalışırım.
Ben de bir insan olduğuma göre tabi ki önce kendime bakarım.
Gerektiği zaman iğneyi kendime batırarak başka insanları eleştirmeye başlarım.
İnsanın ruh portresini beyaz bir tülbent üzerine dantel gibi işlediğim anlar çok olmuştur.
Ruhumun labirent gibi dehlizlerinde elimde cımbız çok aradım içimdeki asıl beni.
Bulmak için tüm kaybettiklerimi...
Ve sonunda benliğimden parçalar bulduğum anlar çok olmuştur.
Asıl önemlisi bu parçaları birleştirmek...
Sonunda da kilim gibi dokumak...
Şiir gibi okumak...
İşte böyle zamanlarda mutluluğu ve huzuru yakaladığıma inandım.
İşte böyle zamanlarda insan olmanın gururunu yaşadım.
İnsan ahlaki değerleri kuşanmadığı sürece o mutlak erdem dolu kişiliği asla bulamaz.
İnsan içindeki egosunu bastırmadığı sürece...
Eleştiri oklarını başkasından çok kendisine yöneltmediği sürece...
Başkasının kusurlarıyla uğraşmaktansa aynanın karşısına geçip kendi kusurlarını göremediği sürece...
Bırakın mükemmel insan olmayı, tamlığın, erdemliliğin ve hakikatin kapısını bile açamaz.
Adalet ve merhamet duyguları insanın iç evreninde kendisini kuşatmadığı sürece vicdani boyutta sorunlar yaşanır.
İnsan ile Tanrı arasındaki o kopmaz bağa sarılmadıkça söz konusu etmiş olduğumuz adalet ve merhamet duyguları da oluşmaz.
İnsan, Tanrı’nın dünyadaki izidir.
Bu iz üzerinden gidilirse ancak insan hakikat, mutlak gerçek ve mükemmellik izdüşümlerine şahit olur.
Tanrı’nın izdüşümleri insanın iç derinliğinde hazine gibidir.
Tanrı insana şah damarından daha yakındır.
İşte insan Tanrı’yı gökte değil içinde ararsa daha erken bulur.
Gök sınırsızdır, uzaktır, dönüşü zordur.
Ama insanın kendi iç dünyası göz kırpacak kadar yakındır.
Ki insan Tanrı’yı bulunca daha özgürleşir.