BU SENARYOYU KİM YAZIYOR?
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
Yıllarca Ortadoğu’nun güç dengelerini akademik masalarda, stratejik kuruluşların toplantı odalarında ve diplomasi koridorlarında izledikten sonra bugün, bütün bunlara bir de senarist gözüyle bakıyorum.
Ve kendime şu soruyu soruyorum:
“Böyle bir senaryo yazsaydım, yapımcı bunu gerçekten kabul eder miydi?”
Sanmıyorum.
Çünkü fazla kalabalık.
Fazla hızlı.
Fazla fazla karakter var.
Üstelik herkes aynı anda hem başrolü oynamak hem de senaryoyu yazmak istiyor.
Ortadoğu bugün tam anlamıyla bir dizi setine dönmüş durumda. Washington bir sahnede, Tel Aviv başka bir sahnede, Tahran kendi senaryosunu yazıyor. Riyad yeni bir denge arıyor. Ankara oyunun dışında kalmadan oyunun kurallarını değiştirmeye çalışıyor. İslamabad yeni bir denklemle kadraja giriyor. Paris ve Berlin ise senaryonun nereye gittiğini anlamaya çalışırken bir yandan kendi enerji ve güvenlik hesaplarını yapıyor.
Lübnan ise yıllardır aynı dizinin en dramatik karakteri.
Herkes onun adına konuşuyor.
Ama nedense kimse ona senaryoda yeterince söz vermiyor.
Bir kamu diplomasisi senaristi olarak böyle bir hikâyeyi yazarken ilk yapacağım şey, karakter sayısını azaltmak olurdu. Sonra herkesi biraz susturup diplomasiye bir on dakika müsade ederdim.
Fakat gerçek hayatta o on dakika yok.
Çünkü artık dış politika yalnızca kapalı kapılar ardında yürümüyor. Haber kanalları, sosyal medya, piyasa beklentileri ve “son dakika” kültürü, devletlerin karar alma mekanizmalarının üzerine ikinci bir zaman baskısı kuruyor.
Bir devlet henüz kararını vermeden yorumcular kararın ne olduğunu açıklıyor.
Karar açıklanmadan karşı taraf cevap veriyor.
Cevap gelmeden piyasa tepki gösteriyor.
Piyasa tepki gösterirken televizyon ekranlarında beş uzman çıkıp “Bundan sonra ne olacak?” diye soruyor.
Ve daha diplomatlar masaya oturamadan yeni bölüm başlıyor.
Asıl tehlike burada.
Çünkü diplomasinin ihtiyacı olan şey hız değil, manevra alanıdır.
Diplomasi bazen karşı tarafa söylemediğiniz cümlede gizlidir. Bir ülkenin kamuoyu önünde sert görünürken kapalı kapılar ardında esneklik gösterebilmesidir. Bir anlaşmanın taraflardan hiçbirine “yenildik” dedirtmeden yapılabilmesidir.
Oysa bugün her açıklama bir pozisyon hâline geliyor.
Her pozisyon bir taahhüde dönüşüyor.
Her taahhüt karşı tarafın hamlesini tetikliyor.
Ve her hamle yeni bir manşet üretiyor.
Sonra herkes aynı soruyu soruyor:
“Diplomasi neden çalışmıyor?”
Belki de mesele diplomasinin çalışmaması değildir.
Belki biz diplomasinin çalışabileceği alanı giderek daraltıyoruz.
Ortadoğu dizisinin senaryosu bundan sonra daha da karmaşıklaşabilir. Hürmüz Boğazı, Gazze, Lübnan, Suriye, Batı Şeria, İran-İsrail gerilimi ve Körfez dengeleri aynı anda masadayken Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattındaki yeni güvenlik arayışları da denkleme ekleniyor.
Bir senarist olarak böyle bir bölüm yazsam yapımcı bana muhtemelen şunu söylerdi:
“Biraz gerçekçi ol. Bu kadar aktör aynı anda hareket etmez.”
Oysa ediyor.
Belki de Ortadoğu’nun en büyük paradoksu tam olarak bu:
Gerçek, bazen kötü yazılmış bir senaryodan daha berbat bir hal alabilir.
Ve bu dizinin en ironik finali belki de şu olur:
Sezon boyunca herkes birbirinin hamlesini boşa çıkarmaya çalışır. Haritalar yeniden çizilir. Yeni ittifaklar kurulur. Eski düşmanlıklar yeniden sahneye çıkar. Televizyonlarda zafer ilanları yapılır.
Son bölümde ise herkes aynı masaya oturur.
Ve masadaki biri sessizce sorar:
“Bütün bunları en başından konuşarak çözemez miydik?”
Senarist burada kahkaha efekti koymak ister.
Ama koyamaz.
Çünkü artık hikâyenin komik tarafı kalmamıştır.
Asıl mesele, Ortadoğu’nun bir diziye benzemesi değil.
Dünyanın, giderek daha fazla kötü yazılmış bir Ortadoğu senaryosuna benzemesidir.