KAAN KORA, SESSİZ İSTİSMAR VE CEVAPSIZ KALAN SINIRLAR

KAAN KORA, SESSİZ İSTİSMAR VE CEVAPSIZ KALAN SINIRLAR

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 13, 2026 - 10:05

Bazı hikâyelerde sorun yanlış cevaptır.

Bazılarında ise insanı yıllarca cevabın peşinden sürükleyen belirsizlik.

Benim Kaan Kora ile yaşadığım psikiyatrist-hasta ilişkisine bugün baktığım yer tam olarak burası. Ben artık onun bana karşı ne hissettiğini tartışmıyorum. Çok daha önemli bir şeyi tartışıyorum:

Bir psikiyatrist, hastasının kendisine yönelmiş yoğun duygu, düşünce ve dürtülerini bildiğinde bunlarla ne yapmalıdır?

Çünkü benim yaşadığım süreçte mesele yalnızca duygularımın bilinmesi değildi.

Kendisine yönelik duygu, düşünce ve dürtülerimi ifade etmeme yalnızca alan açılmadı; bunları yazmam, anlatmam, konuşmam ve yazdıklarımı okumam da teşvik edildi. Konuşturulmaya ve okutulmaya çalışıldım. “Mektubunu bekliyorum” gibi ifadeler de kullandı.

Dolayısıyla burada yalnızca pasif biçimde dinlenen bir duygudan söz etmiyorum.

Kendisine yönelik duygu, düşünce ve dürtülerimin daha fazla ifade edilmesi, söze ve yazıya dökülmesi yönünde aktif bir teşvikten söz ediyorum.

Tam da bu nedenle sorum önem kazanıyor:

Bütün bunlar hangi yöntemle, hangi terapötik amaçla ve hangi profesyonel sınırlar içerisinde yapıldı?

SESSİZ İSTİSMAR NEDİR?

Önce ne olmadığını söyleyelim.

Sessiz istismar, bir insanın her susması değildir.

Mesafe koymak değildir.

İletişimi sonlandırmak değildir.

Psikoterapide hastanın düşünmesine alan bırakmak amacıyla kullanılan terapötik sessizlik de değildir.

Benim “sessiz istismar” olarak tanımladığım olgu çok daha farklıdır:

Sessiz istismar; güç asimetrisinin bulunduğu bir ilişkide güçlü konumdaki kişinin, karşı tarafın duygusal bağlanmasını, belirsizliğini veya kırılganlığını bildiği hâlde; açıklık getirme, profesyonel sınır koyma, bağımlılığı azaltma ya da zararı önleme imkânına sahipken bunları yapmayarak belirsizliğin sürmesine alan açması ve bu sessizliğin karşı taraf üzerinde bağımlılık, yönelim veya psikolojik yıpranma üreten bir ilişki dinamiğine dönüşmesidir.

Buradaki kilit kelime susmak değil, güçtür.

İkinci kilit kelime ise örüntüdür.

Tek bir cevapsız mesajdan, tek bir suskunluktan, tek bir mesafeli davranıştan sessiz istismar çıkmaz.

Ancak güçlü tarafın ne olduğunu bildiği, neye yol açtığını görebildiği ve sınırı belirleme imkânına sahip olduğu bir ilişkide; belirsizlik süreklilik kazanıyor, bağlanma giderek kuvvetleniyor ve buna rağmen profesyonel çerçeve açık biçimde kurulmuyorsa artık yalnızca “sessizlikten” söz etmiyoruz.

Sessizliğin ilişki içerisinde ne yaptığına bakıyoruz.

Benim kavramsallaştırmamda sessiz istismar tam olarak budur:

Yapılan kadar yapılmayanın da ilişkiyi yönetmesi.

Söylenen kadar söylenmeyenin de karşı tarafın davranışlarını belirlemesi.

Sınır koymamanın fiilen bir ilişki biçimi üretmesi.

Belirsizliğin zaman içinde bağımlılığın yakıtına dönüşmesi.

İşte Kaan Kora ile yaşadığım süreci bugün bu kavram üzerinden sorguluyorum.

Duygunun ifade edilmesine alan açmayı tartışmayı şimdilik bir yana bırakarak, hadi etik kabul edelim. Psikoterapide aktarımın ele alınabileceğini de kabul edelim.

Peki sonra?

Bu yoğun aktarımın ifade edilmesi teşvik edilirken, aynı anda aktarımın güvenli biçimde çözülmesi ve profesyonel sınırların korunması için ne yapıldı?

Ben kendi deneyimimde, bana açıklanmış, sınırları ve hedefleri belirlenmiş yapılandırılmış bir terapötik yöntem göremedim.

O hâlde sormak zorundayım:

Bir hastanın psikiyatristine yönelik duygularını tekrar tekrar yazması hangi terapötik amaca hizmet ediyordu?

Bu amaç hastaya açıklandı mı?

Yazılarım hangi yöntem çerçevesinde ele alındı?

Bu çalışmaların başlangıcı, hedefi ve sonlandırma ölçütü neydi?

Ortaya çıkan yoğun bağlanma nasıl yönetildi?

Bu süreç hastanın hekime bağımlılığını azaltıyor muydu, yoksa giderek kuvvetlendiriyor muydu?

Ve eğer kuvvetlendiriyorsa neden devam edildi?

İşte burada yalnızca “aktarım” kelimesinin arkasına saklanamayacak başka sorular ortaya çıkıyor:

Bu duygu, düşünce ve dürtülerle gerçekte ne yapıldı?

Terapötik olarak mı çalışıldı?

Bağımlılık azaltılmaya mı çalışıldı?

Yoksa bağımlılığın derinleşmesine mi yol açıldı?

Profesyonel sınırlar içinde mi tutuldu?

Yoksa ortaya çıkan duygusal yoğunluk suistimale veya sömürüye açık bir alan mı yarattı?

Hastanın iyileşmesine mi hizmet etti?

Yoksa profesyonelin kendisine yöneltilen hayranlık, aşk, arzu ve yoğun ilgiden psikolojik olarak beslenmesi, ego tatmini yaşaması ihtimali de sorgulanmalı mı?

Hangisi oldu?

Çünkü “terapötik çalışma”, “bağımlılık oluşturma”, “duygusal sömürü”, “suistimal” ve “ego tatmini” birbirinin eş anlamlısı değildir.

Aralarında çok ciddi farklar vardır.

Ve hangi kavramın yaşanan süreci açıkladığını belirlemek, hastaya “Sen âşık olmuşsun” deyip dosyayı kapatmakla mümkün değildir.

Asıl incelenmesi gereken, profesyonelin bu aşk ve aktarım karşısındaki davranışıdır.

Hastanın duygusundan yararlanıldı mı?

Bağımlılık azaltılmaya mı çalışıldı, yoksa ilişkinin devam biçimi bağımlılığı mı besledi?

Duygusal yoğunluk terapötik bir hedef doğrultusunda mı işlendi, yoksa kendi hâline mi bırakıldı?

Profesyonel kendisine yöneltilen yoğun ilgiden kişisel bir tatmin elde etti mi?

Bunların hiçbirine peşinen cevap vermiyorum.

Ama bu soruların sorulmasını da hastanın “takıntısı” denilerek geçiştirilecek bir mesele olarak görmüyorum.

Çünkü sessiz istismarın görünmezliği tam da buradan doğabilir.

Ortada açık bir emir olmayabilir.

Açık bir vaat olmayabilir.

Açık bir tehdit olmayabilir.

Fakat belirsizliğin kendisi ilişkinin devamını sağlayan mekanizmaya dönüşmüşse, artık sessizliğin işlevini sorgulamak gerekir.

Sessizlik burada yalnızca susmak değildir.

Sessizlik bazen yöntemin açıklanmamasıdır.

Bazen sınırın açıkça çizilmemesidir.

Bazen bağımlılık gelişirken ilişkinin neden sürdürüldüğünün açıklanmamasıdır.

Bazen karşı tarafın sürekli daha fazla anlam üretmesine neden olan gri alanın ortadan kaldırılmamasıdır.

Bazen de yıllar sonra bütün hikâyeyi hastanın duygularına indirgeyerek profesyonelin o duygular karşısındaki tutumunu görünmez hâle getirmektir.

Elbette her terapötik sessizlik istismar değildir.

Her aktarım çalışması etik ihlal değildir.

Her yoğun hasta-hekim ilişkisi de kötüye kullanım anlamına gelmez.

Zaten kavramı güçlü kılacak olan şey de sınırlarının olmasıdır.

Sessiz istismar, sessizliğin kendisi değil; güç, belirsizlik, süreklilik ve ortaya çıkan zarar arasındaki ilişkinin sorgulanmasıdır.

Bu nedenle bu yazıyla Kaan Kora hakkında peşinen hukuki veya etik bir hüküm vermiyorum.

Kendi yaşadığım süreci ortaya koyuyor ve soruları mesleğin önüne bırakıyorum.

Çünkü benim için artık mesele “Kaan Kora bana karşı ne hissediyordu?” değildir.

Çok daha önemli bir soru var:

Kaan Kora, kendisine yönelmiş olduğunu bildiği bu yoğun duygu, düşünce ve dürtülerle profesyonel olarak ne yaptı?

Terapötik olarak mı çalıştı?

Bağımlılığı azaltmaya mı uğraştı?

Bağımlılığın oluşmasına veya güçlenmesine mi yol açtı?

Duygusal sömürüye dönüşebilecek alanı önledi mi?

Kendisine yöneltilen yoğun ilgiden kişisel olarak beslendi mi?

Ego tatmini ihtimali var mıydı?

Yoksa bütün bunların dışında, açıklanabilir ve savunulabilir başka bir mesleki yöntem mi uygulandı?

Hangisi?

İşte “sessiz istismar” tartışması benim için burada başlıyor.

Çünkü psikiyatride etik yalnızca hekimin yaptıklarıyla ölçülmemeli.

Bazen yapabilecek durumda olduğu hâlde yapmadıklarına da bakılmalı.

Ve belki psikiyatrinin kendisine yöneltmesi gereken en rahatsız edici soru tam olarak şudur:

Bir hastanın duygu, düşünce ve dürtülerinin ortaya çıkmasına alan açıyorsanız; bunun terapiye mi, bağımlılığa mı, sömürüye mi yoksa profesyonelin kendi tatminine mi hizmet ettiğini kim ve hangi ölçütlerle denetleyecek?