12 EYLÜL: TANKLARIN SUSTURDUĞU MİLLET, BİR DAHA SUSMAYACAK
cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.
12 Eylül 1980…
Takvimler 12 Eylül’ü gösterdiğinde Türkiye’nin üzerine yalnızca askerî bir darbe değil, yıllarca sürecek ağır bir vesayet gölgesi çöktü.
O gün tanklar sadece caddelere çıkmadı.
Millet iradesinin üzerine yürüdü.
Sandık susturuldu.
Meclis kapatıldı.
Siyasi partiler kapatıldı.
Siyasetçiler tutuklandı.
Özgürlükler askıya alındı.
Ve Türkiye, kendi geleceğine kendisinin karar vermesi gereken bir dönemde, kendi iradesinin dışına itildi.
Bugün 12 Eylül’ün üzerinden 46 yıl geçti.
Fakat bazı tarihler vardır; üzerinden yıllar geçse de takvim yapraklarından silinmez.
Çünkü o tarihler bir milletin hafızasına kazınmıştır.
12 Eylül de böyle bir tarihtir.
Türkiye’nin demokrasi tarihi ne yazık ki darbelerden, muhtıralardan, vesayet girişimlerinden ve millet iradesini sınırlandırmaya çalışan yapılardan bağımsız düşünülemez.
27 Mayıs…
12 Mart…
12 Eylül…
28 Şubat…
Ve 15 Temmuz…
Hepsinin yöntemleri, aktörleri ve şartları farklıydı.
Ama hepsinin ortak bir noktası vardı:
Milletin iradesine rağmen millet adına karar verme iddiası.
İşte Türkiye’nin asıl meselesi tam da budur.
Bu ülke darbelerden çok şey kaybetti.
İnsanlarını kaybetti.
Gençlerini kaybetti.
Bilim insanlarını, aydınlarını, siyasetçilerini, gazetecilerini kaybetti.
Aileler parçalandı.
Hayatlar karardı.
İnsanlar yıllarca taşıyacakları yaralarla baş başa bırakıldı.
12 Eylül döneminde yüz binlerce insan gözaltına alındı; yüz binlerce insan yargılandı. 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 1,5 milyonun üzerinde kişinin fişlendiği, 517 kişiye idam cezası verildiği ve 50 kişinin idamının infaz edildiği o karanlık dönem, Türkiye’nin demokrasi tarihindeki en ağır travmalardan biri olarak hafızalara kazındı.
Fakat darbelerin Türkiye’ye verdiği zarar sadece rakamlarla ölçülemez.
Çünkü darbe, yalnızca iktidarı değiştiren bir müdahale değildir.
Darbe, toplumun hafızasına korku yerleştirir.
İnsanlara susmayı öğretir.
Siyasetçiye geri adım attırır.
Aydını kendine sansür uygulatır.
Gazeteciyi korkutur.
Gençlerin geleceğe olan inancını zedeler.
Devlete olan güveni yaralar.
Ve en tehlikelisi…
Millete kendi iradesinin yeterli olmadığı duygusunu aşılar.
İşte asıl mücadele bununla olmalıdır.
Çünkü demokrasi yalnızca sandığa gitmek değildir.
Demokrasi, milletin verdiği karara herkesin saygı göstermesidir.
Sandık sonucunu beğenmediğinde başka yollar aramamak…
Milletin tercihine rağmen vesayet mekanizmaları kurmamak…
Devletin kurumlarını millet iradesinin üzerinde görmemek…
Ve hiçbir makamı, hiçbir gücü, hiçbir yapıyı milletin üzerinde tutmamaktır.
TÜRKİYE’DE DARBE DÖNEMİ ARTIK BİTMİŞTİR
Türkiye artık darbeler çağını geride bırakmak zorundadır.
Ve Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bu mücadelede en önemli kırılma noktalarından biri, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğinde vesayet düzenine karşı ortaya konulan güçlü siyasi irade olmuştur.
Yıllar boyunca Türkiye’de seçilmiş hükümetlerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi duran askerî ve bürokratik vesayet anlayışına karşı mücadele edildi.
28 Şubat’ın gölgesinden, muhtıralardan, vesayet tartışmalarından ve “millet seçer ama son sözü başkaları söyler” anlayışından Türkiye’nin kurtulması kolay olmadı.
Bu mücadele, yalnızca bir siyasi iktidar mücadelesi değildi.
Bu, milletin kendi iradesine sahip çıkma mücadelesiydi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar boyunca ortaya koyduğu siyasi irade, Türkiye’nin vesayetle hesaplaşmasında belirleyici bir rol oynadı.
Çünkü mesele yalnızca hükümet etmek değildi.
Mesele, “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ilkesini gerçek anlamıyla hayata geçirmekti.
Ve Türkiye, bu uzun mücadele içerisinde önemli bir eşik daha geçti.
15 Temmuz 2016…
O gece Türkiye yeniden bir darbe girişimiyle karşı karşıya kaldı.
Ancak bu kez tarih farklı yazıldı.
Bu kez millet evlerinde oturmadı.
Bu kez tankların karşısına millet çıktı.
Bu kez meydanlarda milyonlar vardı.
Ve bu kez seçilmiş Cumhurbaşkanı, milletine seslenerek demokrasiye sahip çıkılması çağrısında bulundu.
Millet sokağa çıktı.
Tankların önüne geçti.
Uçaklara, silahlara, darbecilere karşı kendi iradesini savundu.
15 Temmuz gecesi Türk milleti yalnızca bir darbe girişimini engellemedi; aynı zamanda Türkiye’nin darbe ve vesayet tarihinin üzerine büyük bir irade koydu.
O gece verilen mücadele, Türkiye’nin demokrasi tarihinde yeni bir sayfa açtı.
Bugün geldiğimiz noktada artık çok net bir gerçeği ifade etmek gerekir:
Türkiye’de darbeler dönemi kapanmıştır.
Türkiye’nin geleceği artık tankların namlusundan, vesayet odaklarının kararlarından veya kapalı kapılar ardında yapılan hesaplardan belirlenemez.
Türkiye’nin geleceğine millet karar verecektir.
Çünkü bu millet darbelerin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor.
Darbelerin acısını yaşadı.
Vesayetin bedelini ödedi.
Ama sonunda kendi iradesine sahip çıkmayı öğrendi.
GÜÇLÜ DEVLET, MİLLETİYLE GÜÇLÜDÜR
Bugün geçmişe bakarken yalnızca darbecileri eleştirmek yetmez.
Kendimize de sormalıyız:
Biz neden darbelerin yaşandığı bir ülke olduk?
Neden siyaset kurumu zaman zaman vesayet karşısında zayıfladı?
Neden milletin seçtiği hükümetler üzerinde sürekli bir baskı mekanizması oluşturuldu?
Neden Türkiye’nin enerjisi yıllarca kendi geleceğini inşa etmek yerine iç mücadelelere harcandı?
Bu soruların cevaplarını bulmadan geçmişle gerçek anlamda hesaplaşmış olmayız.
Çünkü tarih sadece geçmişi anlatmaz.
Geleceğin nasıl kurulacağını da öğretir.
Bugün Türkiye’nin önünde yeni bir dönem vardır.
Türkiye Yüzyılı denilen dönem, yalnızca ekonomik büyüme, teknoloji, savunma sanayii veya uluslararası güç demek değildir.
Türkiye Yüzyılı aynı zamanda;
millet iradesinin güçlendiği,
demokrasinin kurumsallaştığı,
hukukun üstünlüğünün esas olduğu,
vesayetin tamamen tarihe gömüldüğü,
darbelerin bir daha asla gündeme gelemediği,
devletin ve milletin aynı istikamette yürüdüğü
bir Türkiye demektir.
Çünkü güçlü devlet, milletine rağmen güçlü olmaz. Milletiyle birlikte güçlü olur.
Devlet aklı ile millet iradesi karşı karşıya getirilmemelidir.
Tam tersine, devlet aklı millet iradesinin hukuk içerisindeki tezahürüyle güçlenmelidir.
Bugün 12 Eylül’ü anarken bir başka gerçeği daha unutmamak gerekiyor:
Türkiye darbelerden çok ağır bedeller ödemiştir.
Ama her defasında ayağa kalkmayı da bilmiştir.
Çünkü bu milletin en büyük özelliği budur.
Yıkılır ama yeniden ayağa kalkar.
Yarası olur ama yolundan dönmez.
Üzerine karanlık çöker ama yeniden aydınlığa yürür.
12 Eylül’ün karanlığı da Türkiye’nin demokrasi iradesini sonsuza kadar susturamadı.
Bugün bize düşen görev ise geçmişin acılarını siyasi hesaplaşmaların malzemesi yapmak değil, o acıların bir daha yaşanmaması için ortak bir demokrasi bilinci oluşturmaktır.
Çünkü darbenin sağı, solu olmaz.
Vesayetin ideolojisi olmaz.
Tankın siyasi partisi olmaz.
Millet iradesinin düşmanı olan hiçbir müdahale meşru değildir.
Darbe, kime yapılırsa yapılsın yanlıştır.
Vesayet, kimin adına yapılırsa yapılsın vesayettir.
Millet iradesi ise herkes için aynı değerdedir.
12 Eylül’ün bize bıraktığı en büyük ders budur.
Bugün geçmişe bakıp sadece “Bir daha olmasın” demek yetmez.
Öyle bir Türkiye inşa etmeliyiz ki;
Bir daha kimse tankların gölgesinde siyaset yapmayı düşünemesin.
Bir daha hiçbir vesayet odağı kendisini milletin üzerinde göremesin.
Bir daha hiçbir güç, seçilmiş iradeyi yok sayarak Türkiye’nin geleceğine yön vermeye kalkışamasın.
Bir daha hiçbir genç, ülkesinin geleceğinin kendi iradesi dışında belirleneceğine inanmasın.
Ve bir daha bu ülkenin sokaklarında tanklar değil;
demokrasinin sesi, milletin iradesi ve Türkiye’nin geleceği yankılansın.
12 Eylül’ü unutmayacağız.
Ama sadece acısını hatırlamak için değil…
Bir daha yaşanmaması için.
Geçmişin karanlığını unutmadan geleceğin aydınlığına yürümek için.
Çünkü Türkiye artık darbelerle anılan bir ülke değil, millet iradesiyle yükselen bir Türkiye olmak zorundadır.
Ve bugün 12 Eylül’ün yıldönümünde söylenecek en güçlü söz belki de şudur:
BİR DAHA ASLA!
Tanklar değil millet konuşacak.
Vesayet değil demokrasi kazanacak.
Darbe değil hukuk kazanacak.
Ve son sözü her zaman millet söyleyecek.
Çünkü Türkiye’nin kaderini artık darbeciler değil, aziz Türk milleti belirleyecektir.