BİR UNVAN DAHA VERİN, SORULAR KAYBOLSUN!

BİR UNVAN DAHA VERİN, SORULAR KAYBOLSUN!

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 12, 2026 - 15:44

Bazı soruların cevabı verilmez.

Üzerine unvan konur.

Yetmezse kürsü konur.

O da yetmezse kongre, başkanlık, plaket ve birkaç alkış eklenir.

Sonra herkes birbirine bakar:

“Tamam mıyız?”

Değiliz.

Çünkü bir sorunun üzerine ne kadar akademik ağırlık koyarsanız koyun, soru hâlâ oradadır.

Üstelik psikiyatride terazinin çalışma biçimi biraz tuhaftır.

Bir tarafta konuşan bir hasta varsa, sözlerinin arkasında hemen tanısı belirir.

Karşı tarafta bir profesör varsa, onun arkasında akademik geçmişi, mesleki itibarı ve unvanları sıralanır.

Böylece daha “Ne oldu?” diye sormadan başka bir yarış başlar:

Kim daha güvenilir?

Hasta mı?

Profesör mü?

Ben tam tersini öneriyorum.

İkisinin de etiketini çıkarın.

Birinden tanısını alın.

Diğerinden unvanını.

Sonra aynı masaya oturtun.

Çünkü gerçeğin önünde “Prof.” yazmaz.

Gerçeğin ICD kodu da yoktur.

Ve belki psikiyatride bugün sormamız gereken en rahatsız edici soru tam olarak budur:

Bir insanın anlattıkları neden tanısıyla küçülürken, diğerinin sessizliği unvanıyla büyüyor?

İşte benim itirazım tam burada başlıyor.

Çünkü damgalama artık eskisi kadar kaba yapılmıyor.

Kimsenin çıkıp “Sen hastasın, sus” demesine gerek yok.

Daha rafine yöntemler var.

Hastanın anlattığını tartışmazsınız.

Sorularını cevaplamazsınız.

Ortaya koyduğu meseleyi incelemezsiniz.

Bir tarafta onun tanısı görünür kalırken diğer tarafta karşısındaki kişinin unvanları büyümeye devam eder.

Sonunda kamuoyunun önüne iki insan değil, iki etiket çıkar:

HASTA.

PROFESÖR.

İşte adaletsizlik bazen tam burada başlar.

Çünkü daha olay tartışılmadan insanların toplumsal ağırlıkları tartılmıştır.

Oysa hukuk kartvizit tartmaz.

Etik de tartmamalıdır.

Bir profesör yanlış yapabilir.

Bir hasta doğruyu söyleyebilir.

Bir profesör haklı olabilir.

Bir hasta yanılıyor olabilir.

Bunların hiçbirinin cevabı ne reçetede ne de akademik özgeçmişte yazılıdır.

Cevap olayın kendisindedir.

Bu nedenle artık “Kim kimi koruyor?” sorusuyla bile ilgilenmiyorum.

Çünkü bundan daha önemli bir soru var:

KURUMSAL İTİBAR, CEVAPLANMAMIŞ SORULARIN YERİNE GEÇEBİLİR Mİ?

Hayır.

Bir insana on kongre başkanlığı verin.

Yüz plaket takdim edin.

Adının önüne ve arkasına onlarca akademik sıfat ekleyin.

Bunların hiçbiri tek bir somut etik sorunun cevabı değildir.

Aynı şekilde karşısındaki insanın dosyasına on psikiyatrik tanı yazın.

Bu da onun tek bir cümlesini kendiliğinden yalan yapmaz.

İşte psikiyatride damgalamanın üzerinde daha fazla konuşmamız gereken biçimi budur:

İddianın niteliği yerine iddia sahibinin psikiyatrik kimliğinin tartışılması.

Çünkü o noktadan sonra çok tehlikeli bir denklem kurulabilir:

Profesör = güvenilir.

Hasta = şüpheli.

Oysa bilim böyle çalışmaz.

Hukuk hiç çalışmaz.

Ve işin belki de en düşündürücü tarafı burada başlıyor.

Psikiyatride damgalama üzerine yazmak kolaydır.

Hastaların tanıları nedeniyle ötekileştirilmemesi gerektiğini anlatmak da kolaydır.

Asıl sınav, bu ilkeyi kongre kürsüsünde veya akademik bir metinde savunmak değil; eleştiri yönelten, soru soran, itiraz eden ve gerektiğinde mesleki otoriteyi rahatsız eden psikiyatri hastası karşısında da aynı ilkeye sadık kalabilmektir.

Çünkü damgalama karşıtlığı yalnızca hakkında yazılacak akademik bir başlık değildir.

Bir etik tutarlılık meselesidir.

Bir yandan “hastayı damgalamayın” deyip diğer yandan bir hastanın anlattıklarının tanısı üzerinden değersizleştirilmesine sessiz kalınabiliyorsa, burada artık başka bir soru doğar:

Damgalamayla gerçekten mücadele mi ediyoruz, yoksa damgalama karşıtlığını yalnızca iyi görünen bir mesleki söylem olarak mı taşıyoruz?

İşte tam burada unvanları ve tanıları masadan kaldırmak gerekiyor.

Geriye ne kalıyor?

Tek bir soru:

NE OLDU?

Ne söylendi?

Ne yapıldı?

Ne yapılmadı?

Mesleki sınırlar korundu mu?

Hasta ile hekim arasındaki güç asimetrisi doğru yönetildi mi?

Tedavi ilişkisinde gelişebilecek yoğun duygusal bağlanmalar karşısında profesyonel sınırların korunması için gerekenler yapıldı mı?

Hasta bir sınır sorunu yaşadığını dile getirdiğinde bunun yönetimi nasıl gerçekleştirildi?

Ve bütün bunlardan daha önemlisi:

Bir psikiyatri hastasının anlatısı neden önce psikiyatrik tanısının filtresinden geçirilmek zorunda?

İşte benim mücadelem burada.

Psikiyatriyle değil.

Psikiyatristlerle hiç değil.

Psikiyatrinin sahip olduğu muazzam gücün denetlenemez hale gelme ihtimaliyle.

Çünkü psikiyatrist yalnızca karşısındaki insanın söylediklerini dinleyen biri değildir.

Tanı koyabilir.

Tedavi belirleyebilir.

Kayıt oluşturabilir.

Ve söylediği tek bir mesleki cümle, karşısındaki insanın yıllarca nasıl algılanacağını etkileyebilir.

Böylesine büyük bir güç varsa, aynı büyüklükte bir etik sorumluluk da olmak zorundadır.

Bu yüzden bir meslek grubunun saygınlığı mensuplarının sorgulanmamasıyla korunmaz.

Tam tersine.

Kendi içindeki en güçlü isimlerin bile sorgulanabilmesine izin veren meslek, gerçekten güçlüdür.

Ben kimse hakkında peşinen hüküm kurmuyorum.

Ama bir akademik unvanın da görünmez bir beraat kararına dönüştürülmesini kabul etmiyorum.

Çünkü kongre başkanlığı mahkeme kararı değildir.

Akademik itibar etik kurul raporu değildir.

Alkış delil değildir.

Sessizlik de tek başına ikrar değildir.

Psikiyatrik tanı ise kesinlikle karşı delil değildir.

Belki de asıl devrim budur.

Profesörün karşısına hastayı koymamak.

Unvanın karşısına tanıyı koymamak.

İki tarafın da etiketlerini çıkarıp olayın kendisine bakmak.

Çünkü bir psikiyatri hastasının sözü, sırf psikiyatri hastası olduğu için eksik değildir.

Bir profesörün sözü de sırf profesör olduğu için fazla değildir.

Adalet terazisinin üzerinde ne “Prof.” yazmalıdır ne de bir tanı kodu.

Orada yalnızca olgular, kayıtlar, davranışlar ve deliller bulunmalıdır.

Kürsüler kurulabilir.

Kongreler yapılabilir.

Başkanlıklar verilebilir.

Alkışlar yükselebilir.

Ama artık psikiyatri dünyasına düşen, kendi mensuplarını unvanlarıyla korumak görüntüsü vermek değil; en güçlü isimler söz konusu olduğunda bile soruların sorulabildiği, hastanın sözünün tanısıyla değersizleştirilmediği ve mesleki sınırların gerçekten tartışılabildiği bir düzen kurmaktır.

Çünkü bilimin itibarı eleştiriyi susturarak değil, eleştiriye cevap verebilerek korunur.

Mesleğin saygınlığı soruları görmezden gelerek değil, gerektiğinde kendi içindeki gücü de denetleyerek yükselir.

Hasta hakları ise yalnızca yönetmeliklerde yazılı birkaç güzel cümleden ibaret değildir.

Hasta hakları, karşısında ne kadar güçlü bir unvan bulunursa bulunsun, hastanın sözünün dinlenebilmesidir.

O halde psikiyatri camiasına çağrım açık:

Damgalama üzerine yalnızca yazmayın.

Damgalamamayı uygulayın.

Hastanın tanısına değil, anlattığı olaya bakın.

Unvana değil, davranışa bakın.

Kürsüye değil, kapalı kapının arkasında kurulan ilişkinin sınırlarına bakın.

Soruyu soranı tartışmak yerine sorunun kendisini tartışın.

Çünkü etik, insanın başkalarına anlattığı ilkeler değil; kendi gücü sınandığında uygulayabildiği ilkelerdir.

Bugün bir hastanın sözü tanısıyla gölgelenebiliyorsa, yarın başka bir hastanın sesi de aynı kolaylıkla görünmez hale getirilebilir.

Mesele artık bir profesör ya da bir hasta değildir.

Mesele psikiyatride gücün denetlenip denetlenemeyeceğidir.

Ve geriye bütün bu kürsülerden, unvanlardan, tanılardan ve damgalama karşıtı söylemlerden çok daha büyük bir soru kalıyor:

PSİKİYATRİ, DAMGALAMAYA KARŞI OLDUĞUNU YAZMAKLA YETİNMEYİP KENDİ GÜCÜNÜ DE AYNI İLKELERLE SORGULAYACAK KADAR GÜÇLÜ MÜ?