ÖLÜMÜ BEKLEMEK, ÖLMEKTEN BETERDİR

ÖLÜMÜ BEKLEMEK, ÖLMEKTEN BETERDİR

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Eylül 12, 2026 - 15:42

Ağır hastalıklara karşı verilen mücadelede motivasyonun, umudun ve pozitif enerjinin gücü tartışılmaz. İnsan bazen yalnızca bir güzel sözle, bir umutla, bir duayla hayata yeniden tutunabilir.

Ancak ne kadar zor olursa olsun, bir hastanın elinden mücadele gücünü almak kadar ağır bir şey var mıdır?

Elbette ölüm bir hakikat...

Allah-u Teâlâ bile bize, “Her canlı ölümü tadacaktır.” buyuruyor. Ancak hiç kimseye ne zaman öleceğini söylemiyor.

İşte insanın anlaması gereken en büyük incelik de burada saklı.

Ölüm kaçınılmaz olabilir ama umut, son nefese kadar insanın elinden alınmaması gereken en kıymetli şeydir.

Bir hastaya, hele ki mücadele edecek gücü hâlâ varken, “Tedavin yok.”, “Artık yapacak bir şey kalmadı.” denildiğinde, acaba onun elinden neyi aldığımızın farkında mıyız?

Bazen bir cümle, bir insanın mücadele gücünü elinden alabilir.

Bazen bir söz, anlık bir şokla hastayı ölümün eşiğine getirebilir.

Çünkü insan mücadeleyi bıraktığında, hastane odasının penceresinden dışarı bakıp ölümü beklemeye başlıyor.

Ve inanın bana...

Ölümü beklemek, bazen ölmekten beter oluyor.

Bunu iliklerime kadar yaşamış biri olarak söylüyorum.

Bir ağabeyim vardı... Ahmet Bey.

Ona da tedavisi olmayan bir hastalığı olduğu söylenmişti.

Ama onun Allah'a olan teslimiyetine hayrandım.

Hareketleri kısıtlanmıştı.

Yürüyemiyordu.

Nefes almakta zorlanıyordu.

Fakat son günlerine kadar Allah'a olan inancını ve teslimiyetini bırakmadı.

Teslimiyet vardı...

Ama mücadeleden vazgeçmek yoktu.

Bir soluk daha fazla alabilmek için çırpınıyordu.

İşte insanın hayatla mücadelesi tam da budur.

İnsan, son nefesine kadar yaşamak ister.

En ağır acıyı çekerken bile bir nefes daha almak ister.

Ancak bazen insanların merhametini kaybettiğini görüyorsunuz.

Ve insan merhametini kaybettiğinde, insanlığından ne kadar uzaklaşabileceğini anlıyorsunuz.

Bir hastaya tedavisinin olmadığını söylemek...

Bir insanın gözlerinin içine bakarak sonunun yaklaştığını hissettirmek...

Sadece hastanın değil, ailesinin de kolunu kanadını kırıyor.

Aylarca süren bir mücadeleyi yaşamış biri olarak söylüyorum:

Bir gün sevdiğinizi kaybedersiniz.

Ağlarsınız.

Feryat edersiniz.

İkinci gün biraz nefes alırsınız.

Üçüncü gün acınızla yaşamayı öğrenmeye başlarsınız.

Ama...

Sevdiğiniz insanın öleceğini bile bile, gözlerinizin önünde her gün biraz daha eridiğini görmek...

İşte bunun tarifi yok.

Hastane koridorlarında dışarı çıkıp ağlarsınız.

Gözyaşlarınızı silersiniz.

Yüzünüzü toparlarsınız.

Belki yüzünüze biraz renk gelsin diye kendinizi düzeltirsiniz.

Sonra tekrar odaya girersiniz ve yüzünüzde bir tebessümle:

“Sana hiçbir şey olmayacak.” dersiniz.

Çünkü onun mücadele etmesini istersiniz.

Ona dua öğretirsiniz.

Moral vermeye çalışırsınız.

“Gel, sana bir dua öğreteyim.” dersiniz.

Ama o size dönüp:

“Üç gün yatak, dört gün toprak...”

dediğinde...

İşte o anda içinizden bir şeyler kopar.

Çünkü artık ölümden değil...

Acı çekmekten yorulmuştur.

“Kaçınılmazsa, Allah canımı alsın. Daha fazla acı çekmeyeyim...” der.

Nefes alamamak...

İnsanların anlayamayacağı kadar zor bir acıdır.

Makineyle nefes almaya çalışmak...

Ciğerlerin oksijenle dolamaması...

Ciğerlerin açılamaması...

İçeride sıkışan havanın verdiği o tarifsiz ıstırap...

Bunu ancak yaşayan bilir.

Ve yanında olup da çaresizce izleyen bilir.

Sevdiğiniz insan gözlerinizin önünde acı çekerken siz de adeta içinizde erirsiniz.

Bağırırsınız.

Kızarsınız.

Kendinizle hesaplaşırsınız.

Hastane koridorlarında bir ileri, bir geri yürürsünüz.

Sabah olmaz.

Gece bitmez.

Duvarları yumruklamak istersiniz.

Ve sadece şunu söylersiniz:

“Allah'ım ne olur... Biraz daha zaman ver. Biraz daha yaşasın...”

Hastane merdivenlerinde tek başınıza dua edersiniz.

Karanlık koridorlarda Allah'a yalvarırsınız.

Sonra hasta mücadeleyi bırakmaya başlar.

“Nasıl olsa sonum belli...” der.

“Daha kötü olmaktansa, tertemiz üç gün yatayım, dördüncü gün toprak olayım...” der.

Ve Hakk'a kavuşmayı ister.

Pes eder.

Siz ise:

“Ne olur mücadeleyi bırakma... Nefes al...”

dersiniz.

Oksijen makinesine bağlı parmaklarını tutarsınız.

Oksijen değerleri biraz daha yükselsin diye Allah'a yalvarırsınız.

Ve bir gün...

O el sizin elinizi tutar.

Ve size:

“Beni bırakma... Elimi tut...”

der.

Sabaha kadar elini tutarsınız.

Sabah olsun istersiniz.

Güneş doğsun...

Yeni bir umut doğsun istersiniz.

İçinizden: “Allah'ım, ne olur yanımda ölmesin... Buna dayanamayabilirim...” diye dua edersiniz.

Sonra yorgunluktan olduğunuz yerde uyuyakalırsınız.

Aylar, ayları kovalar.

Her gün nefesini sayarsınız.

Nefes alıp almadığını kontrol edersiniz.

Uyumasını istersiniz.

Çünkü uykuda belki daha az acı çeker diye düşünürsünüz.

“Allah'ım uyusun da acısını biraz olsun unutmuş olsun...” dersiniz.

Dualarınız bile değişir zamanla.

Artık büyük mucizeler istemezsiniz.

Sadece:

“Allah'ım acısını hafiflet...” dersiniz.

“Biraz daha kolay nefes alsın...” dersiniz.

Her gün bir çırpınışın içinde yaşarsınız.

Ve gözlerinizin önünde eriyen insanın acısı, sizin yüreğinize işler.

HASTA YAKINLARINI ANLAYABİLİYOR MUSUNUZ?

Soruyorum size...

Hastanelerde ömrü geçen insanların ve hasta yakınlarının duygularını gerçekten anlayabiliyor musunuz?

Bir hasta yakınının yaşadığı acıyla empati kurabiliyor musunuz?

Çünkü bazen insanlar anlamadıkları gibi, o insanların yükünü daha da ağırlaştırıyor.

Onların ızdırabını büyütüyor.

Onların psikolojisini hiçe sayıyor.

Oysa bir insan, “Hastanede hastam var...” diyorsa...

O insana biraz merhamet etmek gerekir.

Biraz anlayış göstermek gerekir.

Çünkü belki de en sevdiği insanı kaybetmek üzeredir.

Belki gecelerdir uyumamıştır.

Belki sabaha kadar dua etmiştir.

Belki hastane koridorlarında ağlamış, sonra gözyaşlarını silip tekrar hastasının yanına girmiştir.

Tek düşüncesi vardır:

“Yaşasın...”

Sadece bir gün daha yaşasın...

Bir saat daha yaşasın...

Bir nefes daha alsın...

İşte bütün mücadelesi budur.

Bunu anlamayıp, o insanın duygularını görmeyip, üstüne bir de ona duygusal işkence çektirenlerin insanlığını sorgulamak gerekir.

Her zaman söylüyorum.

Hastanede hastası olan bir insanın psikolojisini anlamak gerekir.

Çünkü o insan zaten hayatla ölüm arasında mücadele etmektedir.

Siz onun yarasına merhem olmayabilirsiniz. Ama en azından yarasını büyütmeyin.

GÖZYAŞINA SEBEP OLANLAR...

Allah'ın adaleti vardır.

İyi ki de vardır.

Çünkü bazen insanlar birbirlerinin hâlinden anlamıyor.

Bazen insanın gözyaşını görüp yine de kalbini kırabiliyorlar.

Oysa kırdığınız yerden kırılmak diye bir şey vardır.

Üzdüğünüz yerden üzülmek...

Canını yaktığınız acıyı bir gün yaşamak...

İnsan bazen:

“Bunun hesabı sorulmayacak mı?”

diye düşünüyor.

Siz gözyaşı dökerken...

Onlar inadına eğlenebiliyor.

Siz sevdiğiniz bir an daha yaşasın diye duvarları yumruklarken...

Onlar egolarının ve nefislerinin peşinde koşabiliyor.

Siz sabahlara kadar Allah'a yalvarırken...

Onlar sizin acınızı görmezden gelebiliyor.

Siz sevdiğiniz insanın çırpınışlarını izlerken...

Siz onun ölüsünü öperken...

Kendi ellerinizle onu son yolculuğuna uğurlarken...

Bazıları hâlâ kendi egolarının hesabını yapabiliyor.

Sonra insan düşünmeden edemiyor!

Allah bunun hesabını sormayacak mı zannediyorlar?

Bir insanın gözyaşına sebep olmak...

Üzüntüsüne sebep olmak...

En zor zamanında onu yalnız bırakmak...

Bunların hiçbirinin karşılıksız kalacağını sanmıyorum.

Çünkü adalet bazen dünyada gecikir.

Ama vicdanın ve ilahi adaletin terazisinden hiçbir şey kaçmaz.

Ne yazık ki hayatta bizi en çok üzenler, çoğu zaman en sevdiklerimiz oluyor.

Ve bazı kırgınlıkların telafisi olmuyor.

Bir hiç uğruna...

Değmeyecek insanlar uğruna...

En güzel dostluklarımızı yerle bir edebiliyoruz.

Sonra dönüp kendimize soruyoruz:

“Değer miydi?”

Bu insan için zamanımı harcamaya değer miydi?

Emeğimi vermeye değer miydi?

Sevgimi vermeye değer miydi?

Saygımı vermeye değer miydi?

Hayatımızda bazı insanlar vardır...

Biz onlara ömrümüzü veririz.

Onlar için mücadele ederiz.

Yanlarında oluruz.

En zor günlerinde ellerini tutarız.

Ama bir gün gelir...

Üç kuruşluk hesapların peşinde koşarken, kendilerine ömrünü adamış insanların kıymetini bilmezler.

İşte o zaman insan şunu anlıyor...

İnsanın son nefesinde hesaplaşacağı en önemli kişiler, belki de kıymetini zamanında bilmediği insanlardır.

Çünkü hayat geçiyor.

İnsanlar gidiyor.

Hastane koridorları boşalıyor.

Dualar bitiyor.

Oksijen makineleri susuyor.

Bir gün sevdiğiniz insanın elini son kez tutuyorsunuz.

Ve geriye sadece hatıralar kalıyor.

İşte o zaman anlıyorsunuz...

Kırdığınız hiçbir kalp için zaman geri gelmiyor.

Üzdüğünüz hiçbir insanın gözyaşını geri alamıyorsunuz.

Ve bazı insanlar...

Sizden bir özür değil,

Sadece zamanında biraz merhamet beklemiş oluyor.

Hatırlayalım ki bir insanın en zor zamanında yanında olmak, ona dünyanın en büyük servetini vermek değildir.

Bazen sadece:

“Ben seni anlıyorum...”

demektir.

Ve inanın...

Bazı yaraları ilaç değil,

Merhamet iyileştirir.

Bazı acıları zaman değil,

Anlayış hafifletir.

Bazı insanları hayata bağlayan şey ise tedavi değil...

Umut olur.

O yüzden...

Hiç kimsenin elinden umudunu almayın.

Hiç kimsenin gözyaşına sebep olmayın.

Ve özellikle de hastane koridorlarında sevdiğinin yaşaması için dua eden bir insanın kalbine yük olmayın.

Çünkü siz anlamasanız da...

O insan, hayatının en ağır savaşını veriyordur.

Ve aklınızdan çıkarmayın!

Son nefesimizde yanımızda kimlerin olduğunu değil, kimi kırdığımızı hatırlama ihtimalimiz çok daha ağır olabilir.

Çünkü bazı insanların kıymeti, ancak yokluklarıyla anlaşılır.

Ama bazı yoklukların telafisi, bu dünyada asla olmaz...

Nur Delice