Laiklik Adına Nefret, Özgürlüğe Hizmet Etmez: Toplumsal Barışımız Tehdit Altında

Laiklik Adına Nefret, Özgürlüğe Hizmet Etmez: Toplumsal Barışımız Tehdit Altında

cumha.com.tr, CUMHA Cumhur Haber Ajansı abonesi olan tarafsız bir haber platformudur. Köşe yazıları bölümünde yayımlanan içerikler, yazarların şahsi görüş ve değerlendirmelerinden oluşur. Platform, her görüşten yazara alan açan çok sesli yayın anlayışıyla farklı fikirlerin özgürce ifade edildiği tarafsız bir yayın zemini sunar.

Temmuz 6, 2026 - 02:53

Son dönemde Türkiye’de dini inancı ve yaşam tarzı nedeniyle vatandaşları hedef alan olayların art arda yaşanması, toplumun önemli bir kesiminde derin bir endişe ve rahatsızlık oluşturmaktadır. Bu durum, sadece bireysel özgürlüklerin ihlali olmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal barış ve birlikte yaşama kültürümüz üzerinde ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Başörtülü kadınlara yönelik sözlü ve fiziksel saldırılar, sosyal medyada dini değerlere ve inançlı insanlara yönelik nefret içerikli paylaşımlar ile kamuoyunda geniş yankı uyandıran bazı açıklamalar, Türkiye’nin geleceği açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken bir tablo ortaya koymaktadır.

Bu olayların temelinde, laiklik ilkesinin yanlış yorumlanması ve ne yazık ki bazı çevreler tarafından nefret söylemi için bir kılıf olarak kullanılması tehlikesi yatmaktadır. Laiklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerinden biri olup, devletin tüm inançlara eşit mesafede durmasını, hiçbir inancı diğerine üstün tutmamasını ve vatandaşların inanç özgürlüğünü güvence altına almasını öngören evrensel bir ilkedir. Ancak, kendini komedyen olarak nitelendiren şaklaban Deniz Göktaş gibi isimlerin sahnede kutsal kitabımıza hakarette bulunması, bu hadsizliğin Sayın Cumhurbaşkanımıza yönelik hakaretlerle birleşmesi, laiklik anlayışının nasıl çarpıtılabildiğinin acı bir göstergesidir. Bu tür eylemler, laikliğin özüne aykırı olduğu gibi, toplumsal kutuplaşmayı da tehlikeli boyutlara taşımaktadır. Laiklik kisvesi altında sırf inançlarından ötürü birçok insana, kadın ve erkek olmak üzere saldırılar ve şiddet olayları maalesef artmaktadır.

Türkiye’nin dört bir yanında yaşanan ve kamuoyuna yansıyan üzücü olaylar, bu tehdidin ne denli somut olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu olaylar, sadece münferit vakalar olarak görülemez; aksine, toplumsal dokumuzda oluşan derin çatlakların ve hoşgörüsüzlüğün birer yansımasıdır:

  • İstanbul Ümraniye’de başörtülü bir kadının yalnızca kıyafeti nedeniyle sözlü ve fiziksel saldırıya uğraması, bireyin kılık kıyafet özgürlüğüne ve kişisel alanına yapılan kabul edilemez bir müdahaledir. Bu tür saldırılar, kadınların kamusal alanda kendilerini güvende hissetmelerini engellemekte, temel insan haklarını ihlal etmektedir.
  • Antalya’nın Kaş ilçesinde tesettür mayo giyen iki kadının sözlü tacize maruz kalması, tatil gibi en temel dinlenme haklarını kullanırken dahi insanların yaşam tarzları nedeniyle hedef alınabildiğini göstermektedir. Bu durum, farklı yaşam biçimlerine karşı duyulan tahammülsüzlüğün ulaştığı boyutu gözler önüne sermektedir.
  • Denizli’de halk otobüsünde tesettürlü bir kadına “Bu ülkeden defolun.” denilerek hakaret edildiği iddiası, toplu taşıma gibi günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan alanlarda dahi ayrımcılığın ve nefret söyleminin ne kadar yaygınlaştığını ortaya koymaktadır. Bu tür söylemler, vatandaşlar arasında düşmanlık tohumları ekmekte ve toplumsal ayrışmayı körüklemektedir.
  • Sosyal medyada başörtülü kadınları hedef alan “Mümkünse bütün kapalılar imha edilsin.” paylaşımı nedeniyle başlatılan adli süreç, dijital platformlarda yayılan nefretin ne denli tehlikeli boyutlara ulaşabildiğini ve hukuki müdahalenin ne kadar elzem olduğunu göstermektedir. Sosyal medya, maalesef denetimsiz bir nefret alanı haline gelmiş, anonimliğin arkasına sığınanlar tarafından toplumsal huzuru bozucu içerikler üretilmesine zemin hazırlamıştır.
  • İzmir Seferihisar’da plajda başörtülü anne ile kızına yönelik saldırı, yine kamusal alanda, en temel özgürlüklerden biri olan dinlenme ve eğlenme hakkını kullanırken dahi inançlı insanların hedef alındığını kanıtlamaktadır. Bu olaylar, Türkiye’nin laik ve demokratik bir hukuk devleti olma vasfını zedelemekte, vatandaşların devlete olan güvenini sarsmaktadır.

Bu somut olaylara ek olarak, kendini komedyen olarak nitelendiren şaklaban Deniz Göktaş’ın gösterisinde dini değerlere ve kutsal kitabımıza yönelik ifadeleri de geniş bir tartışmanın konusu olmuştur. Ayrıca bu şaklaban, gösterilerinde Sayın Cumhurbaşkanımıza hakaret içerikli sözler sarf etmiştir. Bu tür eylemler, ifade özgürlüğü sınırlarını aşarak doğrudan nefret söylemine dönüşmekte ve toplumun hassas değerlerine saldırmaktadır. Sanat ve mizah adı altında yapılan bu tür hadsizlikler, toplumsal değerleri hiçe saymakta, inançlı kesimleri aşağılamakta ve kutuplaşmayı derinleştirmektedir. Hiç kimse, sanatsal ifade özgürlüğü adı altında başkalarının inançlarına, kutsallarına veya devletin en üst makamına hakaret etme hakkına sahip değildir. Bu kişiler kendilerini bu ülkenin sahibi olarak görmekte, inançlı insanları sürekli aşağılamaktadırlar. Bu durum, sadece bir komedyenin bireysel eylemi olarak değil, aynı zamanda belirli bir zihniyetin kamusal alandaki yansıması olarak değerlendirilmelidir.

Öte yandan, basına ve sosyal medyaya her olay yansımasa da Marmaray’da, metroda, otobüslerde, parklarda, sahillerde, üniversitelerde ve sokaklarda yalnızca başörtüsü nedeniyle sözlü tacize, ayrımcı söylemlere veya hakarete maruz kalan birçok insan bulunmaktadır. Bu görünmez saldırılar, inançlı kesimlerin günlük yaşamlarını birer mücadeleye dönüştürmekte, onları sürekli bir tedirginlik içinde yaşamaya zorlamaktadır. Kimse kimseye dış görünüşü, inancı ve tercihleri yüzünden saldıramaz, hakaret edemez, ötekileştiremez. Bu, sadece insani bir ilke değil, aynı zamanda anayasal bir haktır ve hukukun temelini oluşturur. Her bireyin, kendi inanç ve yaşam tarzını özgürce yaşama hakkı, demokratik bir toplumun vazgeçilmezidir.

Ne yazık ki ülkemizde yaşanan siyasi süreçler, toplumu her geçen gün daha fazla kutuplaştırmaktadır. Bu kutuplaşmanın yansımalarını ise sokakta, toplu taşımada, sosyal medyada ve günlük hayatın her alanında görmek mümkündür. Kendilerini laik ve Atatürkçü olarak tanımlayan bazı kesimlerin farklı düşüncelere ve inançlı insanlara karşı sergiledikleri tavırlar artık toplumun dikkatinden kaçmamaktadır. Gerçek laiklik, farklı inanç ve yaşam tarzlarına saygı duymayı gerektirir, nefret söylemini değil. Atatürk’ün de ifade ettiği gibi, laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün teminatıdır; asla bir baskı aracı olamaz. Bu kesimlerin sergilediği tutumlar, Atatürkçülük ve laiklik ilkelerini kendi ideolojik çıkarları doğrultusunda çarpıtmakta, toplumsal barışı dinamitlemektedir.

Toplumsal huzurun ve kardeşliğin korunabilmesi için herkesin birbirinin inancına, yaşam tarzına ve tercihlerine saygı göstermesi şarttır. İnançlı insanlara yönelik saldırılar karşısında sessiz kalınması, bu tür olayların artmasına zemin hazırlamaktadır. Bu sessizlik, nefret söylemini cesaretlendirmekte ve hoşgörüsüzlüğü normalleştirmektedir. Siyasi aktörlerden sivil toplum kuruluşlarına, medya mensuplarından her bir vatandaşa kadar herkesin bu konuda sorumluluk alması gerekmektedir. Aksi hâlde ayrışan, kutuplaşan ve birbirine tahammül edemeyen bir toplumun kaybedeni sadece belli bir kesim değil, bütün Türkiye olacaktır. Bu nedenle, nefret söylemine karşı durmak, toplumsal barışı savunmak ve farklılıklarımızla bir arada yaşama kültürünü güçlendirmek hepimizin ortak sorumluluğudur. Türkiye Yüzyılı hedefimize ulaşmak için, kutuplaşmayı değil, kucaklaşmayı esas almalıyız. Herkesin kendini güvende ve eşit hissettiği bir Türkiye, hepimizin ortak arzusudur. Bu hedefe ulaşmak için, nefret dilini terk edip, karşılıklı anlayış ve saygı temelinde bir diyalog ortamı inşa etmek zorundayız.